|
|||||||||
II) Din adami insanlarimizi, "Sag'in sol'a fazli (üstünlügü)" inanislariyle yogurur.
IV) Din adami insanlarimizi "Besmele çekerek is görme" gelenegine sürükler!
VII) "Çocuklar gibi feryad edip aglayan, sizlayan hurma kütügü": "Hanin-i ciz" olayi.
a) "Her sabah Acve hurmasindan yedi tane yiyen muslüman kisi sihirden etkilenmez!"XVII) Orucu bozan ve bozmayan "seyler" konusunda din adamlarimizin halkimiza verdikleri akil disi din bilgileri:
b) Din adamlari halkimiza, seriat'in öngördügü "Tükürüklü" ve "Tükürüksüz" üfürük usulleri belletirler.
c) Diyanet'in yayinlarinda Muhammed'in, ücret karsiligi üfürükle tedavi usüllerine izin verdigi, kendisinin dahi bu tür kazançlardan pay aldigi açiklanir.
a) "Hayvanla" ya da "ölmüs insanla" cinsi münasebette bulunan oruçlu kisilerle ilgili olarak din adamlarimizin halkimiza bellettikleri seriat hükümleri hakkinda:XVIII) Tabuta konan cenaze'nin, kendisini tasiyanlara seslenerek "talimat" verdigini, seriat hükmü olarak belletir din adami insanlarimiza.
1') Din adami'nin söylemesine göre "Ölü insan'la ya da hayvanla cinsi munasebette bulunan oruçlu kisi kaza orucu tutmakla yükümlüdür; hayvan kendisine ait ise, münasebetten sonra hayvani öldürmelidir".
2') Din adamlarindan bazilarinin görüsüne göre "Ölü insan vücudu" ile ya da hayvanla cinsi münasebet "zina" sayilmaz.
3') Cinsi münasebette bulunulan hayvana uygulanacak ceza konusunda:
XIX) Yetmis dert'ten kurtulmanin yolu: Yemege tuz ile baslamak.
Din adamlarimiz batil'a inanmanin Islam öncesi "Cahiliyye" dönemi Araplarina özgü bir "telakki" oldugunu, Islam'in bu "telakki'yi" ortadan kaldirdigini, Muhammed'in hurafe'lerle ve batil ile savastigini tekrarlamaktan bikmazlar. Ancak ne var ki söylediklerini yalanlarcasina halkimizi, batil itikad'lerle, hurafe'lerle yogurmaktan geri kalmazlar. Bu bellettikleri hükümler arasinda Ka'be'deki Kara Tas'a tapmanin ya da Mekke'deki iki tepe arasinda kosarak seytanlari taslamanin dinsel bir davranis oldugunu öngörenlerden tutunuz da "Sag'in sol'a fazli'na inanmanin" (örnegin sag ayak ile yataktan çikmak, sag el ile yemek yemek vs. gibi), ya da "Tek sayilara göre is görmenin" (örnegin "istinca" ederken -def'i hacet'ten sonra- pisligi tek sayida tas/kerpiç ile temizlemek; su içerken suyu tek sayida yudumlayarak içmek vs gibi ); ya da "oruçlu iken ölü bir insan vücudu ile cinsi münasebette bulunduktan sonra kaza orucu tutmanin" ya da "tükürüklü ve tükürüksüz üfürük usulleriyle hastaliklara çare bulmanin" ve daha buna benzer nice uygulamalarin Tanri ve peygamber emirlerine göre ayarlandiklarini gösterir olanlari vardir. Geliniz simdi din adamlarimizin "Tanri ve peygamber" emirleridir diyerek halkimiza belettikleri ve genellikle Diyanet Isleri Baskanligi'nin "resmi" yayinlarinda yer alan ve Orta Çag dönemini hatirlatan hükümlerden bazilarina kisaca göz atalim.
I) Ka'be'deki Hacer-i Esved'e (Kara Tas'a) tapma
ve seytanlari taslama gelenegi:
Din adami'nin bellettigi seriat uygulamalarindan biri, Ka'be'deki
Hacer-i Esved'e (Kara Tas'a) sayginlik göstermek ve hacc
için Mekke'ye gidildikte bu tasi öpüp civardaki
iki tepe arasinda kosmak ve seytanlari taslamaktir. Insanlarimizi
hem batil ile ve hem de Arap'lik ruhu ile hasir nesir etmek
için uyguladigi usullerden biridir bu; söyleki:
Ka'be'nin bir kösesinde Hacer-i Esved (al-Hacar al-asvad)
adini tasiyan ve çemberle çevrilmis üç
büyük ve bir kaç küçük tastan
olusan bir yer vardir ki 280, müslümanlar için
bir bakima tapinak isini görür; dua ederlerken bu tasa
dokunmayi, ya da onu öpmeyi kutsal bilirler;
çünkü bu davranis haciligin kosul'larindandir.
Yine ayni yerde bir tas daha vardir ki buna da al-Hacar al-as'ad
("mes'ud") adi verilmistir; Ka'be'yi tavaf sirasinda buna el ile
dokunmak müslümanlar için dinsel bir
görevdir.
Bu gelenek eski bir Arap geleneginin devamindan baska bir sey
degildir; çünkü islam öncesi dönem
itibariyle Araplarin benimsedikleri din taslara ibadet etmekten
ibaret idi. Tas'tan bir putu "mezbah" (kurban kesilecek yer)
olarak kabul ederler ve kurban kani akitarak ibadette
bulunurlardi. Hacer-i Esved bu putlardan biriydi; Ka'be'nin
içinde ve disinda Hacer-i Esved'ten gayri daha pek
çok put bulunmaktaydi; Ka'be'ye yerlestirilmis olan
putlarin sayisinin 360 oldugu söylenir. Hacer-i Esved dahil
olmak üzere bu putlara halk "takdimelerde" bulunur ve
örnegin altin ve gümüsten yapilmis seyler sunar,
kurban adardi.
Bu gelenegin iki farkli kökeni oldugu söylenir ki
bunlardan birisi Ka'be'nin ve Hacer-i Esved'in, Allah'in
yeryüzündeki halifesi oldugu kabul edilen Adem'in tahti
seklinde tanimlanmasiyle ilgilidir. Kur'an'da, Ali Imran
Suresi'nde söyle yazilidir: "Insanlar için ilk kurulan
(ibadet) Ev(i), Mekke'deki evdir ki, kutludur ve bütün
milletler için hidayet (kaynagidir). Onda nice
apaçik isaretlerle, bilhassa Ibrahim'in makami vardir" (K.3
Ali Imran 96-97).
Basta Tabari olmak üzere çesitli kaynaklarin Kur'an'i
yorum yolu ile bildirdiklerine göre güya Adem,
günah isleyipte Cennet'ten atilinca yeryüzünde
Mekke'nin bulundugu yere gelir. Fakat Mekke'de hiç
kimsecikler yoktur; gökler de kendisine kapali tutuldugu
için sikilir ve Tanri'ya sikayette bulunur. Onun bu
sikayeti üzerine Tanri harekete geçer ve Cebrail ile
diger meleklere emreder. Emir geregince Cebrail derhal yerin
altindan bir temel çikarir; melekler ise çesitli
yerlerden kaya parçalari getirirler ve temel üzerine
yigarlar. Bunun üzerine Tanri kirmizi yakut'tan bir
çadir gönderir ve çadirin etrafini "tavaf"
ettirir; ayrica bir de beyaz yakut'tan yapilmis bir iskemle yollar
ki bu iskemle güya daha sonra rengi siyaha
dönüsecek olan "Hacer-i Esved"tir. Böylece
Tanri'nin yeryüzündeki halifesi Adem için taht
hazirlanmis olur. Daha sonra Tanri, insanlardan kendisine boyun
egeceklerine dair sözlü vesika alinca bunu Hacer-i
Esved'e yutturur ki kiyamet gününde tanik olsun diye.
Çünkü Tanri bu tasa kiyamet gününde
konusabilmesi için dil verecek ve onun sahidligi sayesinde
insanlari muhakeme edecektir. Adem'in ölümünden
sonra çocuklari Ka'be'yi insa ederler fakat günün
birinde tufan her seyi alip götürür. Neyse ki
melekler Hacer-i Esved'i alip Mekke'nin Dogu yönünde
bulunan Abu Kurays adindaki bir dag'daki magaraya saklarlar. Yine
güya Mekkeli'ler bu tasin Ka'be'ye konulmasina karar
verdiklerinde Muhammed de tasin tasinmasinda is görür
281.
Diger bir menkibe'ye göre de Ka'be'nin temelleri Ibrahim ve
oglu Ismail tarafindan atilmistir ki Kur'a'nin Bakara Suresi'nin
125-127 vd... ayet'leriyle anlatilmistir 282. Güya Ibrahim,
iki basli bir kasirga'nin kilavuzlugunda Arabistan'a gelmis,
simdiki Ka'be'nin bulundugu yerde oglu Ismail ile birlikte
Ka'be'yi insa etmis ve Tanri'ya "Rabbimiz! yaptigimizi kabul
buyur...Ikimizi Sana teslim olanlar kil, soyumuzdan da Sana teslim
olanlardan bir ümmet yetistir..." (3 Bakara 127-8) diye
dilekte bulunmustur. Bundan dolayidir ki yine güya Tanri :
"Ka'be'yi, insanlar için toplanma ve güven yeri
kilmistik. Ibrahim'in makamini namaz yeri edinin, dedik. Evimi
ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde
edenler için temiz tutun diye Ibrahim ve Ismail'e ahd
verdik" (K. 2 Bakara 125-126) diye konusmustur. Bunun üzerine
Abu Kubays'ta bulunan Hacer-i Esved, Cebrail tarafindan Ibrahim'e
getirilmis, Ibrahim'de onu oraya yerlestirmistir.
Söylendigine göre bu tas, önceleri beyaz renkte
iken cahiliyye devrinin günahlari yüzünden kara
olmustur 283.
Diyanet'in yayinladigi Sahih-i Buhari Muhtasari'nda, Ka'be'deki
Hacer-i Esved'e gösterilmek gereken saygiyla ilgili hadis'ler
yaninda, Mekke'nin Safa ile Merve adli tepeleri arasinda kosmak ve
tas atmak suretiyle seytanlari korkutmak gibi hususlarla ilgili
seriat hükümleri yer almistir ki, yine tekrar edelim,
bunlarin hepsi de Arap'larin putperestlik döneminden kalma
geleneklerdendir. Söylemeye gerek yoktur ki Kara tas'i
öpmek ya da seytanlari taslamak batil inanislardan baska bir
sey degildir.
Ancak ne var ki Seriatçi çevreler ve din
adamlarimiz, Kara tas'i öpüp oksamanin ve ona karsi
gösterilen bu sayginligin batil inanç
sayilamayacagini, bu sayginligin aslinda Tanri'ya saygi oldugunu
ve bu tür bir gelenegin aslinda bayragi selamlamaktan farki
bulunmadigini ileri sürerler (Bkz. Sahih-i..., Cilt VI. sh.
108) 284. Oysa ki "ilah" ve "put" niteliginde kabul edilen bir tas
parçasi ile, bir milletin sembolü olan ve uhrevi'likle
ilgisi bulunmayan bir bayrak arasinda çok önemli
farklar oldugu asikardir. Bayragi selamlama olayinda bayraga dua
etmek, ondan ilahi isteklerde bulunmak ve "uhrevi"
ödüller beklemek diye bir sey söz konusu degildir.
Oysa ki put niteligindeki bir tasi öpmek, ona dokunmak,
kurban adamak ve dua'da bulunmak, bu arada seytanlari taslayarak
kaçirtmaya çalismak, hiç kuskusuz ilahi bir
takim imtiyazlara konmak, kötülüklerden ve
günahlardan kurtulmak gibi amaçlara dayali
davranislardir. Bayragi selamlarken "Tanrim bana sunu nasib et,
beni su bela'dan kurtar" filan diye dua etmeyiz, ama Ka'be'de kara
tasi öpüp oksayanlar ederler.
Heykel'ler konusunda da ayni seyleri tekrarlamak gerekir; su
bakimdan ki seriatçilar Atatürk heykel'lerini put
niteliginde kabul edip kirip atmak isterler. Oysa ki Atatürk
heykel'leri, tarihten silinmek üzere bulunan ve ilkellikler
içerisinde çirpinan Türk milletini kurtarip
uygarlik rayina yerlestiren, çok kisa bir süre
içerisinde islam ülkelerinin en önüne
geçiren bir insani minnet ve saygi ile anmak için
dikilmis seylerdir. Hiç birimiz Atatürk heykeli'nin
karsisina geçip kader dilenciligi yapmayi aklimizdan
geçirmeyiz; ya da "Bizi seytanlarin serrinden koru" filan
diye dua etmeyiz. Çünkü onun heykel'lerini
"ilah", "put" niteliginde görmeyiz. Oysa ki bir tas
parçasina ya da benzeri seylere (put'lara, ilah'lara vs)
tapanlar "felah" bulmak ve ilahi ihsanlara kavusmak için
yalvar yakar olurlar. Nitekim Ka'be'deki Kara Tas'a dokunmak, onu
öpüp oksamak, biraz önce dedigimiz gibi, Arap'larin
eski putperestlik döneminden kalma ve batil inanç
niteliginde olan gelenekleridir. O kadar ki bu gelenegin devam
ettirilmis olmasindan dolayi Halife Ömer b. Hattab bile,
bir aralik endiseye kapilmis ve söyle demistir:
"Çok iyi biliim ki, sen zarari ve menfaati olmayan bir
tas parçasisin! Eger Res'ulullah...'in seni takbil ettigini
(öpüp oksadigini) görmeseydim asla seni takbil
etmezdim..." (Sahih-i..., Cilt VI, sh. 107) 285
Bu yukarda belirttiklerimizden anlasilmak gerekir ki Muhammed,
Hacer-i Esved (Kara Tas) ile ilgili Arap gelenegini "islami" bir
gelenek olmak üzere sürdürmeyi hem kisisel bir
inanç olarak ve hem de islami yayma siyaseti bakimindan
gerekli ve yararli görmüstür. Yasaminin ilk kirk
yilini Cahiliyye döneminde geçirdigi ve bu
dönemin inançlarina sapli bulundugu için
Hacer-i Esved'e tapmayi dogal bulmustur. Öte yandan
Yahudileri müslüman yapma hevesiyle Ibrahim'i
"müslümanalrin ilki" ve ayni zamanda Ka'benin
temellerinin aticisi olarak göstermeyi de kendi bakimindan
uygun bir taktik saymistir.
II) Din adami insanlarimizi, "Sag'in sol'a fazli
(üstünlügü)" inanislariyle yogurur.
Din adami'nin halkimiza bellettigi Kur'an bilgilerine ve
örnegin Beled Suresi hükümlerine göre her
insan'in kader'i "amel defteri" ile çizilmistir ve bu
defter kisilere sag'dan ya da sol'dan olmak üzere
verilmistir. Tanri ve peygamber emirlerine boyun egenler
için Kur'an'da söyle yazili: "Iste bunlar amel
defterleri sagdan verilenlerdir" (K. 90 Beled 18). Tanri
emirlerini dinlemeyenler için ise söyle yazili:
"Ayetlerimizi inkar edenler, iste onlar amel defterleri
sollarindan verilenlerdir. Onlar her yönden atesle
kapatilacaklardir" (K. 90 Beled 19-20).
Din adami'nin belletmesinden anlasilan o'dur ki Muhammed sag'in
sol'a üstünlügüne inanmistir ve kaderleri
yukardaki sekilde çizilen Tanri kullarina her hayirli isi
sag'a göre yapmalarini emretmistir: örnegin yataga sag
ayakla girip, sag'a dönük olarak yatmak, sag ayakla
kalkmak, sag adimla sokaga çikmak, sag elle yemek ve su
içerken bardagi sag elle tutmak, saç ve sakali
sag'dan taramak, ölüyü yikarken sag'dan baslamak,
hurmayi sag el ile tutup sol el ile çekirdeklerini
çikarmak, sadakayi sag el ile dagitip sag el ile almak,
ikram'da bulunurken sag'dan baslamak, vs... (Bkz. Diyanet
Yayinlari: Sahih-i Buhari Muhtasari... Cilt I, sh. 151) 286.
Taraftarlarina sag'in sol'a üstünlügünü
kabul ettirebilmek için genellikle seytani araç
yapmis, örnegin yemek yerken ve su içerken sag eli
kullandirabilmek için söyle demistir: "Sizden biriniz
sol eliyle yemesin ve içmesin, çünkü
seytan sol eliyle yer ve içer" demistir 286 a. Bununla da
kalmamis fakat solak dogmus ve bu nedenle ancak sol eliyle is
görebilecek olan kimseleri dahi sag el'lerini kullanma
zorunlugunda birakmistir. Örnegin bir gün sol eliyle
yemek yiyen bir adama "Sag elinle ye" diye emretmis, adamcagiz
"Sag elimle yapamiyorum" deyince kendisine beddua etmis ve
güya adam o günden sonra elini agzina
götüremez olmustur 286 b .
Bunlari emrederken baskalarina örnek olmak üzere
kendisi de böyle yapmis ve bu emirlerini zorunlu kilabilmek
için Tanri'yi dahi sag el ile is görüyormus gibi
tanimlamis ve örnegin "Allah, halal maldan verilen sadakayi
sag eliyle kabul eder" demistir 287. Böylece Tanri'yi, tipki
insanlar gibi, eli kolu olan ve sadaka kabul eden bir varlik
durumunda kilmakla kalmayip ayni zamanda batil i'tikad'lara sapli
imis gibi tanimlamistir.
Buna karsilik bazi islerin hep sol el ile yapilmasini emretmistir
ki bu isler genellikle olumsuz nitelikte seylerdir.
Örnegin "istinca" (def-i hacet'ten sonra pislikten
temizlenme) sirasinda sol eli kullanmak, "zeker'i" (erkeklik
organini) sol el ile tutmak, namazda iken sol tarafa
tükürmek vb... gibi haller buna dahildir 287 a .
Ebu Katade'nin rivayetine göre Muhammed, kötü
rü'ya görenlere, rü'ya'nin "serr'inden"
(kötülügünden) kurtulmak için sol
taraflarina tükürüp, üflemelerini ve dua
ederek Tanri'ya siginmalarini bildirmistir (Sahih-i..., Cilt IX,
sh. 50) 288. Enes b. Malik ya da Ebu Hüreyre gibi kaynaklarin
rivayetine göre de, namaz sirasinda tükürmek
ihtiyacini duyan kisi'nin, ne sag tarafina ve ne de Kible'sine
karsi tükürmemesini emretmis, mutlaka tükürmek
istiyorsa ya sol tarafina, ya sol ayagi'nin altina ya da ceketinin
içine tükürmesini bildirmistir 289. Yine Ebu
Hüreyre'nin rivayetine göre Muhammed, sadece namaz
sirasinda degil fakat genel olarak sag tarafa dogru
tükürmeyi yasaklamistir ve yasaklasinin nedeni, sag
tarafta "katib-i hasenat" (güzel ve iyi katib) olan
melek'lerin bulunmasidir (Sahih-i..., Cilt II, sh. 354) 290.
Bazi islerin ise sag'dan baslayip sol'dan bitirilmesini
emretmistir; örnegin Ebu Hüreyre'nin rivayetine
göre söyle demistir: "Sizin biriniz ayakkabisini
giyecegi zaman sag ayagi ile baslasin, çikaracagi zaman da
sol ayagiyle çikarmaga baslasin. Bu suretle sag ayak,
giyilen iki ayagin önü, çikarilan iki ayagin da
sonu olsun" (Sahih-i..., Cilt XII, sh. 106) 291.
Sag'in sol'a üstünlügü kural'ini pekistirmek
maksadiyle din adami, daha önce degindigimiz su hikaye'yi
nakleder: Enes Ibn-i Malik bir gün evine Muhammed'i, Ebu
Bekir'i, Ömer b. Hattab'i ve bir kaç A'rabi'yi
davet eder. Yemek sirasinda besi koyunundan sagdigi sütü
bardaga doldurup Muhammed'e ikram eder. O sirada Muhammed'in sag
basinda bir Arap bedevisi (A'rabi) , sol yaninda ise Ebu Bekir
oturmaktadir. Muhammed sütü içipte bardagi
agzindan ayirdiktan sonra sag'inda bulunan A'rabi'ye döner.
Maksadi bardaktaki süt bakiyesini ona içirtmektir.
Bunu gören Ömer derhal müdahele eder ve:
"Resula'llah, huzurundaki Ebi Bekr'e ver" der. Demek ister ki Ebu
Bekir Arabi'ye nazaran daha serefli bir kimsedir, bu nedenle ikram
önce ona yapilmak gerekir. Fakat Muhammed aldiris etmez ve
süt artigini saginda oturan A'rabi'ye verir ve: "Saga (ver)
sira ile saga (ver)" diye emreder 292. Süt bardagini alan
A'rabi bir miktar içtikten sonra bardagi sagindakine
geçirir. Böyle yapmakla Muhammed sunu anlatmak
istemistir sol tarafta oturan kisi ne kadar seref ve i'tibar
sahibi olursa olsun, ikram ondan baslamaz, sag'dan baslar 293.
Bununla beraber din adami, "su" cinsi içecek bir sey takdim
olundukta Muhammed'in, bu yukardaki kural'a ters düsen bir
baska emrini belletir ki o da: "Büyüklere sunmakla
dagitmaga baslayiniz" emridir 294. Her ne kadar bu iki
hüküm çelisir nitelikte olmakla beraber din adami
bunlari bagdastirmaga çalisir.
Söylemeye gerek yoktur ki "makbul" ve "iyi" olan islerin sol
el ile görülmesini önleyen ve solak'ligi bir bakima
kusur sayan yukardaki hukümlerin akla yatkin ve bilimsel
hiç bir yönü olmayip aksine batil'a inanmakla
ilgisi vardir. Unutmamak gerekir ki yeryüzü
nüfusunun önemli bir kesimi solaktir; örnegin
A.B.Devletleri nufusu'nun %10-15'nin solak oldugu ve bu
ülkenin Cumhurbaskanligina getirilmis kisiler arasinda pek
çok solak bulundugu anlasilmaktadir 295 . Öte
yandan solaklar arasinda dünya çapinda nice insanlar
çikmistir. Bu itibarla solakligi "dinsel ugursuzluk" imis
gibi göstermenin anlami yoktur.
III) Din adami insanlarimizi "tek" sayilarin
"çift" sayilara "fazl'i" (üstünlügü )"
inanislariyle egitir:
Din adami insanlarimiza, yine batil i'tikad olarak, tek sayilarin
kutsal olduguna dair seriat verilerini belletir. Belletirken de
hep Muhammed örnegini, Muhammed'in sözlerini sergiler.
Nasil ki sag'in sol'a üstünlügü varsayim
sayiliyor ise, tek sayilarin da çift sayilara
üstünlügü oldugunu ve bu nedenle her isin tek
sayilar i'tibariyle yapilmasinin emredildigini bildirir ve
Muhammed'in söyle dedigini belirtir: "Allah tektir, tek olan
seyi sever" 295 a . Sunu ekler ki tek sayi'dan anlasilmak gereken
sey genellikle 1 veya 3 veya 5 vb... gibi sayilardir ve Muhammed
kendisi de her isini genellikle 3 rakkamina göre yapmayi
uygun bulmustur: örnegin üç parmagi ile yemek
yer, suyu üç yudumda içermis. Iki parmakla
yemeyi ya da içmeyi "seytanca bir is" bilirmis. "Def-i
hacet"ten sonra istinca ederken (temizlenirken) 3 adet tas ile
temizlenirmis. Üç çocugu ölen
kadinlara da cehenneme girmeyeceklerini söylermis 296.
Bu esaslara dayali olarak din adamlarimizin bellettiklerine
göre abdest alinirken ellerin dirseklere kadar olan kismi
üç kez yikanmalidir; asla iki kez ya da dört kez
yikanmamalidir. Su içilirken tek sayida yudumlayarak
(genellikle üç yudumda) içilmelidir. "Def-i
hacet"ten sonra pisligi temizlerken tek sayida (genellikle
üç ya da bes adet) tas veya kerpiç
kullanilmalidir (Sahih-i..., Cilt I, sh. 142) 297. Bu pislik
temizleme konusunda Diyanet Isleri Baskanligi, tek sayida
tas/kerpiç kullanilmasina büyük önem verir
ve özellikle Ebu Hüreyre'nin rivayetine dayali su
hadis'i belirtir: "Her kim istinca için tas istimal ederse,
adedini tek yapsin (Hiç olmazsa üç tas
kullansin)" 298. Tas yerine kemik ve tezek gibi seyler kullanmak
yasak edilmistir, çünkü Diyanet'in halkimiza
bellettigi seriat emirlerine göre bunlar "Cin'lerin yedigi
seylerdir..." 299
Seriat emirlerine göre müslüman kisi, abdestini
yaptiktan sonra pisligini bu sekilde temizlerken "Allah'im kalbimi
nifaktan koru..." diye dua etmelidir 300.
Tek sayilara göre bu sekilde is görme geregi,
seriatçi'nin mantigina göre, Tanri'nin tek olmasi
nedenine dayatilmistir. Diyanet'in yapmis oldugu açiklama
söyledir: "Allah tekdir. Tek seylere muhabbet eder "
(Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 191) 301. Imam Gazali gibi
üstadlarimiz, abdest'ten sonra tek sayida tas ve
kerpiçle pisligi temizlemenin Tanri ile iliskisine
deginerek söyle derler: "Böylece (Müslüman
kisi'nin) bütün isleri (Tanri) ile alakali olmalidir;
çünkü o tek'tir. Çift degildir"
302.
Görülüyor ki din adamlarimizin seriat
dogrultusundaki "Tanri" anlayisina göre müslüman
kisi, "def-i hacet" ettikten sonra tek sayida (üç
adet) tas veya kerpiç ile pisligligini temizlemekle
Tanri'nin tek olduguna inandigini kanitlamis olacak ve huzura
kavusacaktir.
IV) Din adami insanlarimizi "Besmele
çekerek is görme" gelenegine
sürükler!
Besmele çekmek demek, "Bagislayan ve aciyan Allah adi ile"
(ki Arap'ça "bi'smi'llahi'l-rahmani'l-rahim"
tümcesinin karsiligidir) sözlerini tekrar ederek, yani
her isi Tanri'ya birakarak, Tanri'nin adini belirterek bir ise
baslamak demektir. Ibn-i Hanbal'in Musnad adli yapitinda yer alan
bir hadis'e göre Muhammed: "Allah'in adi zikredilmeden
baslanilan her mühim is kötü olur" demistir 303.
Kur'an'a (özellikle Fatiha Suresi'nin basina, ya da En'am ,
Neml, Hud vb... gibi diger Surelere) yerlestirdigi çesitli
ayet ve tümcelerle de müslüman kisileri Allah'in
adini anmadan is göremez hale getirmistir. 304 .
Örnegin En'am Suresi'nde "Üzerine Allah'in
adinin anilmadigi kesilmis hayvanlari yemeyin, bunu yapmak
Allah'in yolundan çikmaktir" (K. 6 En'am 121) diye
yazilidir.
Böylece kisi, tüm yasantisini kendi akli ve sorumlulugu
duygusuna sahip olarak degil fakat körü körüne
doga üstü bir güce terketmis olarak düzenlemek
durumuna girmistir. Örnegin seriat hükümleri
geregince "Besmele ile yemege baslamak", "Agza lokma alirken
besmele çekmek", "Suyu besmele ile yudumlamak", "Besmele
ile adim atmak", "Besmele ile abdest almak", "Besmele ile kap,
kaçagi kapamak", "Besmele çekerek kandil
söndürmek", "Avcil kelbini (köpegini) besmele
çekerek salivermek", "Besmele ile cinsi münasebete
baslamak", "Besmele ile Kur'an okumak", vb... gibi her hususta
tüm davranislarini, kendi disindaki bir güç'ten
medet umarak görme aliskanligindadir. Bütün bunlar
bir bakima batil ile ugrasmanin bir baska seklidir ki din
adamlarimiz tarafindan islami inanç olarak insanlarimizin
beynine asilanir. Bir iki örnek vermekle yetinelim:
Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarinda Cabir'in rivayetine
göre Muhammed'in söyle emrettigi yazilidir: "(...) Ey
mü'min (...) Besmele ile kandilini söndür! Su
kirbanin agzini besmele ile bagla! Yine besmele ile kap,
kaçagini kapat! Velev ki o kap üzerine enine (tahta
parçasi gibi) bir sey koysun" (Sahih-i... Cilt IX, sh. 56)
305.
Cinsi münasebete baslarken besmele çekmekle ilgili
hadis hükmü söyledir: "Cinsi münasebette
bulundugun zaman besmele ile basla. Besmele ile baslarsan
sevaplarini yazan vazifeli melekler
çünüblükten gusül abdesti alincaya
kadar durmaksizin sana sevap yazarlar. Bu cinsi münasebetten
bir çocugun olursa, bu çocugunun ve de bu
çocugundan olacak torunlarinin nefesleri sayisinca sana
sevap yazilir" 306
V) Din adami insanlarimizi "Cazib sözler
fisildayan" ve Peygamberlere düsman olan "Cin'ler" ve
"Seytan'lar" konusunda "uzman" yapar!
Din adamlarimiz ve özellikle Diyanet Isleri Baskanligi'nda
görevli yüksek diplomali, hatta "Profesör",
"Doçent" unvanli yetkililerimiz, "Cin'ler" ve "Seytan'lar"
ilmi konusunda da halkimizi en etkili usüllerle "irsad"
etmektedirler! Her ne kadar "Cin" denen seyi tanimlamanin
güç oldugunu itiraf etmekle beraber, bunlarin "hava ve
rayiha gibi latif olan akil bir cisim" oldugunu, disi ve erkek
cinsten olanlari ve tipki insanlar gibi müslüman olan ve
olmayanlari bulundugunu söylemekten geri kalmazlar
(Sahih-i... Cilt II, sh. 402) 307.
Kur'an ayet'lerine ve Muhammed'in sözlerine dayali olarak
halkimiza sunu anlatirlar ki, "cin'ler" ve "insan seytan'lari"
birbirlerine daima "cazib sözler fisildayan" ve fakat
peygamberlere düsman olan yaratiklardir, ve onlari bu sekilde
düsman yapan da Tanri'dir. Bu konuda Kur'an'dan verdikleri
örnekler arasinda En'am Suresi'nin su ayet'leri vardir:
"(...) aldatmak için birbirlerine cazib sözler
fisildayan cin ve insan seytanlari, her Peygamber'in
düsmanidir" (K. 6 En'am 112-113);
"(...) Iste Biz, böylece her peygambere insan ve cin
seytanlarini düsman ettik; bazisina yaldizli sözler
söyleyerek aldatir" (K. 6 En'am 112) ;
"Böylece Biz insan ile cin arasindaki seytanlari,
peygamberlere düsman yaptik. Bu seytanlar birbirlerini
aldatmak için sözün sahte ve yaldizlisiyle
fisildasirlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardi " 308.
Fakat isin anlasilmaz yönü sudur ki pek çogu
insan'dan olan bu seytanlari peygamberlere düsman yapan ve
onlari böylece suç islemege zorlayan yine Tanri'dir.
Çünkü yukardaki ayet'de
görüldügü gibi Tanri güya su sekilde
konusmaktadir: "Bu seytanlar... onlarin isledikleri suçlari
islemeleri için o sözleri fisildarlar. Rabbin
dileseydi bunu yapamazlardi" (K. 6 En'am 112-113)
Öte yandan din adami'nin seriat verilerine dayali olarak
söylemesine göre, insanlari diledigi gibi
"müslüman" yapan, ya da "saptiran" da yine Tanri'dir,
çünkü Kur'an'da söyle yazilidir: "Tanri kimi
dogru yola koymak isterse onun kalbini islamiyete açar,
kimi de saptirmak isterse(...) kalbini dar ve sikintili kilar" (K.
6 En'am 125).
Görülüyor ki din adami'nin insanlarimiza
bellettigi seriat hükümlerine göre Tanri,
seytanlara ve cin'lere "cazib" ve "yaldizli" sözler
söyleterek onlari kullarina musallat etmektedir.
Cin'ler gibi seytan'lar konusunda da halkimiza "yararli bilgiler"
vermegi ma'rifet sayan din adamlarimiz, seytan denen sey'in
insanin vücudunda kan gibi deveran ederek kötü
süpheler uyandirmasindan tutunuz da 309, kadin kiligina girip
erkekleri ayartmasina, ya da merkepleri anirtmasina 310, ya da
hayvanlari yangin cinayetine zorlamasina 311, ya da insanlarin
genzinde dolasmasina 312, ya da kisi'lerin esnemelerine sebeb
olmasina 313, ya da kadin ile erkegin cinsi münasebette
bulunduklari sirada onlarin arasinda dolasmasina 314, ya da
Tanri'nin emrinde olarak insanlari kandirmasina 315 varincaya
kadar çesitli yollardan nasil is
gördügünü, hep seriat hükümleriyle
halkimiza belletirler.
VI) "Konusan karincalar!", "Konusan kuslar" ve bu
dillerde söylenenleri anlayan "peygamberler" konusunda da din
adami insanlarimiza "yararli" bilgiler verir:
Din adamlarimizin halkimiza Kur'an ögretimi olarak
verdikleri önemli bilgiler arasinda karincalarin ve kuslarin
bazi peygamberlerle konustuklarina dair olanlari vardir:
Süleyman peygamber bunlardan biridir ki hem karincalarin ve
hem de kus'larin konustuklari dili bilir, çünkü
Tanri ona bu dil'leri ögretmistir (K. 27 Neml 14-45) .
Süleyman, bilindigi gibi, Davud'un oglu olup
Israilogullarina gönderilen "peygamber"lerden biridir. Din
adami'nin Muhammed'ten naklen bildirmesine göre,
Israilogullarina gönderilen diger bütün
peuygamberler gibi o da aslinda müslümandir. Kur'an'da
Süleyman'in "Ey insanlar! Bize kus dili ögretildi...
Dogrusu bu apaçik bir lutuftur" (K. 27 Neml 16) diye
konustugu ve ayrica Karinca'larin dilini de bildigi (K. Neml 19)
ve ordulari'ni insanlardan, cin'lerden ve kus'lardan olusturdugu
(K. Neml 17) yazilidir.
Yine din adami'nin Kur'an'dan naklen anlattigina göre
günlerden bir gün Süleyman, Seba melikesi Belkis'i
müslüman yapmaga karar verir ve cin'lerden, kus'lardan,
insanlar'dan meydana gelen ordusu ile yola çikar. Az gider
uz gider nihayet karincalarin bulundugu bir vadi'ye gelir. O
sirada bir karinca "Ey Karincalar! Yuvalariniza girin (ki)
Süleyman'in ordusu farkina varmadan sizi ezmesin!" diye
konusur. Karincalarin dilinden anladigi için Süleyman
bu sözleri duyunca "hafifçe güler" ve Tanri'ya
seslenerek: "Hosnud olacagin isi yapmakta beni muvaffak kil" diye
dua eder (K. Neml 19). Sonra ordusunun kuslardan olusan taburlari
arasinda "Hüdhüd" adindaki kusu arar fakat bulamaz. Cani
sikilir ve "Hüdhüd'ü niçin göremiyorum?
Yoksa kayiplarda mi? Bana apaçik bir delil getirmelidir;
yoksa onu ya siddetli bir azaba ugratirim yahut keserim" (K. Neml
20-21) diye kükrer. Çok geçmeden
Hüdhüd kusu Süleyman'in yanina gelir ve "Senin
bilmedigin bir seyi ögrendim. Sana Sebe'den gerçek bir
haber getirdim. Ora halkina hükmeden... büyük bir
tahta sahip olan bir kadin buldum..." (K. Neml 26) der ve bu
kadin'in seytan tarafindan kandirilip Tanri dininden
uzaklastirildigini ekler (K. Neml 26). Daha sonra Süleyman,
cin'lerin yardimi ile Belkis'in taht'ini taninmayacak hale sokar
ve en sonunda Seba Melikesi Belkis söyle dua eder: "(...)
Süleyman'la beraber alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim
oldum" (K. Neml 44) . Bunlari söylemekle müslüman
oluverir.
VII) "Çocuklar gibi feryad edip
aglayan, sizlayan hurma kütügü": "Hanin-i ciz"
olayi.
Din adami'nin seriat kaynaklarindan naklen bildirmesine göre
Muhammed'in yasamlarini süsleyen olaylardan biri de hurma
kütügünün çocuklar gibi feryad edip
aglamasi, sizlamasi ile ilgili olay dir ki "Hanin-i ciz" diye
bilinir ve Islam tarihinin en büyük mucize'lerinden biri
olarak kabul edilir. Ibn Sa'd'in Kitab al-tabakat' inda anlatilan
ve Enes b. Malik, Sehl b.Sa'd, Sahabi Cabir, Ibn Abba ve
Übey b. Ka'b gibi ünlülerin rivayetine dayali
bulunan bu olayla ilgili hadis hükmünü din
adamlarimiz kadar Ilahiyat Fakülteleri'mizin Profesör ve
Doçent'leri de büyük bir hayranlikla
benimsemislerdir. Bu masali halkimiza su sekilde hikaye ederler
316:
Güya Muhammed Medine mescidinde halka hitab ederken hurma
agaci kütügünden yapilma bir minber üzerine
çikarmis. Fakat bir gün kendisine yeni bir minber
hediye edilmis ve mescide yerlestirilmis. Muhammed, eski minberi
birakip bu yeni minbere çiktigi gün, terkedilmis olan
hurma kütügü kiskanmis ve çocuklar gibi fer
yad edip inlemege baslamis. O sirada Mescid'te bulunan halk, bir
insan gibi için için inleyen bu agaç
parçasinin etrafina toplanip saskinlikla seyretmege ve
sonra hep birden aglamaya, feryad etmege baslamis. Muhtemelen
halkin saskinligindan simaran hurma kütügü bu sefer
biraz daha feryadi basar olmus ve Enes b, Malik' in
söylemesine göre öküz'ler gibi
bögürerek mescidin içini çalkalandirmis ve
çatlayincaya kadar feryadina devam etmis.
Hikaye'nin anlatilis sekline göre Muhammed, minberden iner
ve kütügü kucagina alir ve oksamaga, teselli etmege
baslar. Kütügün "susturulan çocuklar" gibi
iniltilerini hafiflettigini görünce halka sunlari
söyler: "Eger onu kucaklamasaydim, kiyamet sabahina kadar
öylece inlerdi. Onun halini garipsemeyin ey sahabiler! Zira
Allah'in Resulü'nden ayri düsen her sey mutlaka
hüzünlenir". Sonra da kucagindaki hurma
kütügüne hitap ederek: "Istersen seni eskiden
bittigin yere götürüp yeniden dikeyim, yeniden
yetis. Istersen seni cennete dikeyim de cennet irmaklarindan kana
kana iç, meyva ver ve meyvani Allah'in sevgili kullari
yesin" der.
Hurma kütügü, cennete gitmektense, muhtemelen
Muhammed'in bulundugu yerde kalmayi tercih etmis olmalidir ki
Muhammed'in emriyle yerinden alinir ve yeni minberin altina konur;
bir daha da agzini açip feryad etmez.
Öyle anlasiliyor ki Muhammed'e olan "sevgi" ve
"bagliliginin" cezasini, yeni minberin ayaklari altina atilmakla
çekmis olur.
Din adami bu hikaye'yi anlatmak suretiyle insanlarimizin
Muhammed'e sevgi ve bagliliklarini pekistirmek ister.
VIII) "Afv'edilen pire kani"
Din adamlarimizin seriat bilgisi olarak halkimiza
ögrettiklerine göre pis olan seylerle namaz kilmak
yasaktir. Nelerin temiz ve nelerin pis olduguna gelince, genel
olarak Tanri'nin "cemadat'tan" (yani canli olamayan tas, toprak vs
gibi seyler) yarattigi her sey temizdir; sadece sarap "pis'tir"
("necis'tir"). Canlilara gelince, köpek hariç
hayvanlarin hepsi temizdir. Fikih'la ilgili sorunlarin bazilarinda
"ictihad ayriligi" olmakla beraber köpek de bu istisnaya
giren hayvanlardandir. Kur'an'da "hinzir" diye geçen domuz
"haram"sayilmakla beraber (Bkz. Nahl 115; Bakara 173; Maide 3, 60)
darda kalip domuz eti yemek zorunda kalanlar için
"günah" söz konusu olmaz.
Öte yandan ölen canlilar genellikle pis (necis)
sayilir; sadece insan, balik, çekirge ve vücudlarinda
kan dolasmayan hayvanlarin (sinek, ari, akrep, yemege düsen
böcek gibi) ölüsü temizdir. Canlilarin
kendinden olani da (örnegin meni, kus yumurtasi, ipek
böcegi gibi) temizdir. Ter ve gözyasi gibi "degismeyen"
seyler keza temiz sayilmistir.
Pis olan bir seyle namaz kilinmaz; ancak zorunluk bulunan bazi
hallerde pis (necis) olan seyle namaz kilmak afvedilir ki bu
haller arasinda sunlar vardir: üç kez tas ile
temizlendikten sonra "necaset eseri'nin kalmasi" (etrafa
yayilmamis olmak sartiyle); cild'deki yaralardan su, renkli sivi
gibi seylerin çikmasi (meger ki yara büyük olsun
ve içinden cerehat çiksin); çizmenin
üzerinde sakinilamayacak kadar kadar pislik kalmasi; az
olsun, çok olsun pire kani'nin elbisede kalmasi, velev ki
ter ile karismis olsa bile 317.
Görülüyor ki din adamlarimizin
"Hüccet-ül Islam" diye yüceltikleri Imam Gazali'nin
yayinlariyle halkimiza belletikleri seriat ilminde pire kani
"necis" bir sey sayilmakla beraber, müsluman kisi'nin az veya
çok miktar pire kani bulasmis elbise ile namaz kilmasinda
sakinca yoktur, çünkü Tanri, her ne hikmetse
"pire kanini afv'etmistir".
IX) Din adami'nin seriat ilmi olarak bellettigine
göre Tanri "aksiriga muhabbet eder" çünkü
aksirmak Tanri'dandir; "esnemek" ise seytan'dandir, bu nedenle
önlenmek gerekir. Namaz sirasinda sessiz sekilde yellenmek,
ceket içine tükürmek "caiz'dir".
Diyanet'in yayinlarindan olan Sahih-i Buhari Muhtasari'nda
aksirmanin Tanri'dan, esnemenin ise seytan'dan, olduguna, namaz
sirasinda sessiz ve kokusuz sekilde yellenmenin ya da ceket
içine tükürmenin caiz bulunduguna dair seriat
hükümleri yer almistir ki, kisaca belirtilmek gerekir.
Diyanet yetkililerinin seriat kaynaklarina dayali olarak
verdikleri bilgilerden anlamaktayiz ki güya Tanri aksiriga
"muhabbet eder", esnemegi ise "fena" görür 318 .
Tanri'nin aksiriga "muhabbet" etmesi, aksirmanin "saglik ve
rahatlama eseri" olmasina baglidir. Yani eger aksirma "saglik ve
rahatlama" eseri ise, bu taktirde aksiran kisi
"El-hamdülillah" demelidir; bunu derse, artik bir daha
göz agrisi diye bir sey çekmeyecegi gibi, bir de
aksirdigini isiten müslüman kisilerin kendisine
"Yerhamükellah" diye mukabele etmelerini saglamis olur ki bu
sözcük "Tanri sana merhamet etsin" (yani, bir bakima
"Çok yasa") anlamina gelir.
Ancak ne var ki eger aksirma "sihhatta olmayan aksirik"
niteliginde ise (örnegin soguk alginligi, nezle vs gibi bir
hastalik ve rahatsizlanma sonucu ise), bu taktirde kisiler
için "Yerhamülkellah" demelerine gerek yoktur,
çünkü, Diyanet'in ve din adamlarimizin
açiklamalarina göre "tesmit hali" (yani
"Çok yasa" demek) sadece sihhatte olan aksirmaga
ait'tir 319.
Simdi diyeceksinizdir ki "Sihhatta" (saglikli) olan aksirma ile
olmayan aksirma nasil anlasilacak, nasil birbirinden ayird
olunacak? Bunun yanitini din adamlarimiz, Buhari ile
Müslim'in, Enes'ten rivayetine dayali bir hadis'ine dayanarak
verirler. Bu hadis hükmüne göre eger
müslüman kisi "üç def'aya kadar" aksirmis
ise aksirigi "sagliklidir" ki, böyle bir halde
"El-Hamdilüllah" demeli, ve onun aksirdigini görenler de
"Yerhamükellah" ("Tanri sana merhamet etsin") diye mukabele
etmelidirler. Fakat eger aksiran kisi "üç def'adan
fazla" aksirmis ise, aksirigi "Sihhatta olmayan" bir aksiriktir
ki, bu taktirde de kendisine "Yerhamükellah" demek seriata
aykiridir 320.
Esneme'ye gelince Diyanet'in ve din adamlarimizin bellettikleri
seriat verilerine (örnegin Ebu Hüreyre'nin rivayetine)
göre Muhammed söyle emretmistir: "Esnemek seytandandir.
Sizden biriniz esneyecegi zaman gücü yettigi kadar onu
karsilasin. Çünkü sizin biriniz esnerken
(...) - 'Haaa' deyince seytan (sevincinden) güler" 321.
Her ne kadar din adamlarimiz, esneyen kisinin eliyle agzini
kapatmasi için bu hadis'in kondugunu söylerlerse
yalandir. Çünkü dikkat edilecegi gibi hadis
hükmü ile istenilen sey kisinin "gücü yettigi
kadar" esnemeyi önlemesidir. Önlemenin akla ve
mantiga dayali bir açiklamasi yapilmamis fakat sadece
"seytan güler" diye bir neden gösterilmistir.
Öte yandan namaz sirasinda yellenmenin sonuçlari
da, yine akil disi usullere baglanmistir. Su bakimdan ki
Diyanet'in yayinlarinda Muhammed'in söyle emrettigi
yazilidir: "Kendisinde hades vaki olan kimsenin namazi ( o kimse)
abdest almadikça kabul olunmaz" 322. Bu hadis'i rivayet
eden Ebu Hüreyre'nin açiklamasina göre "hades"
sözcügü "sessiz veya sesli yel" seklinde
tanimlanmak gerekir 323. Yine Ebu Hüreyre'nin
söylemesine göre Muhammed, bir baska vesile ile de
söyle demistir: "Bir kul, mescidde namaza muntazir (durur)
oldugu müddetce hep namazdadir. Meger ki kendisinden hades
vaki ola" 324.
Görülüyor ki namaz sirasinda "sessiz" veya "sesli"
sekilde yellenmek, namazi bozan bir durum yaratmaktadir;
böyle bir durumda müslüman kisinin namazdan
çikmasi gerekir. Ancak ne var ki, Diyanet'in yayinlarinda
yer alan bir baska hadis hükmüne göre Muhammed
"sessiz" yellenmeyi caiz görmekle, birbirine ters düsen
iki emir vermis görünmektedir. Gerçekten de
yukariya aldigimiz hükümlerin yaninda, Abdu'lla b.
Zeyd-i Ensari'nin rivayetine dayali bir baska hadis vardir ki,
"namazda iken kendisinde bir sey (yani"hades) vukuunu hayal eden
bir kimsenin durumunun ne olacagi" konusunda Muhammed'in
söyle emrettigini belirtir "(Namazda iken yellendigini hayal
eden kimse) Bir ses veya bir koku duymadikca (namazdan)
çikmasin" 325.
"Pek iyi ama sesli ve koku çikarir sekilde yellendikten
sonra namaz'dan çikmanin alemi olur mu? Namaz'dan
çikmakla kendisi pis kokudan uzaklasmis olabilir, o kadar;
namaz kilmaga devam edenler ne olacak?" diye sormayin,
çünkü din adami soru sormayi yasak kilan
hükümlerle karsinizdadir.
Öte yandan din adami'nin "Muhammed emridir:" diye
bellettigi hükümler arasinda namaz kilarken
tükürme ihtiyacini giderme ile ilgili olanlari vardir
ki, batil'a inanmislik bakimindan yukardakilerden farksizdir: Enes
b. Malik'in rivayetine göre Muhammed bir gün namazda
iken kible duvarinda tükürük bulur. Yerinden kalkar
ve tükürügü kaziyip atar ve etrafindakilere
söyle der: "Her biriniz namazina durdugu vakit ... Rabbi
kendisiyle kiblesi arasindadir. O halde hiç biriniz
kiblesine karsi tükürmesin. Muztar kaldiginda ya sol
tarafina, ya (sol) ayaginin altina tükürsün".
Bunu söyledikten sonra ceketinin kenarindan tutup kaldirir
ve içine tükürür ve halk'a da: "Yahud iste
böyle yapsin" der 326. Böylece namaz'da iken ceketin
içine bile tükürmenin caiz oldugunu anlatmis
olur.
Söylemeye gerek yoktur ki esnemeyi seytandan bilip
önlemeye çalismanin akla dayali bir yönü
olmadigi gibi, üç kez aksirmayi saglik alameti
saymanin ya da "sessiz" yellenmeyi mubah bulmanin, ya da namazda
iken sag tarafa degil de sol tarafa ya da ceket içine
tükürmenin de mantigi yoktur. Iste din adamlarimiz
insanlarimizi mantigi olmayan bu verilerle yetistirirler.
X) Din adami'nin bellettigi seriat verilerine
göre Tanri merkep sesinden hoslanmaz çünkü
merkebin anirmasinin seytandan oldugu kanisindadir. Bunun gibi
Tanri kadinlarin isveli sesinden de hoslanmaz. Buna karsilik horoz
sesine hayrandir; çünkü horoz melek
gördügü zaman öter..
Din adami'nin, yine Kur'an'a ve Muhammed'in sözlerine dayali
olarak yaptigi açiklamalardan anlamaktayiz ki Tanri bazi
seslere "muhabbet" eder, bazilarina da etmez; bazi seslerden
hosnud olur, bazilarindan olmaz. Muhabbet etmedigi, hoslanmadigi
seslerin basinda "merkep sesi" ve kadinin "isveli sesi"
(konusmasi) gelir. Buna karsilik hoslandigi üç ses
vardir ki bunlar, Sa'lebi'nin rivayetine göre: "horoz sesi",
"Kur'an okuyan kisinin sesi" ve bir de "seher vakti Allah'a
istigfar edenlerin (yani günahlarinin afv'edilmesini
isteyenlerin) sesidir" 327.
Din adami'nin Buhari gibi kaynaklardan ve Kadi Iyaz, Ibn-i
Hibban, Bezzar, Davudi , Kadi Husayn ve Rafii gibi fikih
bilginlerinden (fukaha'dan) naklen halkimiza verdigi bilgilere
göre, horoz sesine karsi Tanri'nin gösterdigi bu asiri
"muhabbet'in" bir çok sebebleri vardir ki bunlarin basinda
horoz'un "diger hayvanlarda bulunmayan müstesna bir
hususiyeti" gelir. Bu "hususiyet" (özellik) sudur ki horoz
melek gördügü zaman öter. Bir diger sebeb
horoz'un sesi'nin "güzel" olmasidir; bir diger sebeb seher
vakti erken kalkmasi, her mevsimde ve her gece, hiç
sasmaksizin safak'tan önce ve sonra ötmesi, "sayhalarini
devamli sekilde tekrar etmesidir".
Diyanet'in yayinladigi Sahih-i Buhari Muhtasari'nda, Ebu
Hüreyre'nin rivayeti olarak Muhammed'in söyle dedigi
yazilidir: "Horozlarin öttügünü isittiginizde
(dileklerinizi) Allah'in fazl-ü kereminden (yani
cömertliginden, lütfun'dan) isteyiniz! Zira horozlar
melek görmüsler (de öyle ötmüsler)
dir..." (Sahih-i..., Cilt IX, sh. 66) 328
Davudi gibi bazi fikihçilar, yukardaki hadis geregince
horoz'un özelliklerine bir de "cömertlik", "cinsi
kiskançlik" ve "aile bereketi" gibi ögeleri eklerler.
Fakat her ne olursa olsun anlasilan o'dur ki Muhammed, horoz denen
hayvani, müslümanlari namaza da'vet ediyor olarak
benimsemis ve bu nedenle önemli ve sayginliga layik bir
hayvan saymistir. "Saygin" olmasi nedeniyle de böyle bir
hayvana kötü muamele edilmesini yasaklamis ve "Horoz'a
sebbetmeyiniz (sövüp saymayiniz) ! O sizi namaza da'vet
eder" diye konusmustur 329. Bundan mülhem olarak Kadi Husayn
ve Rafii gibi bazi fikihçilar da "namaz vakitlerinin
tecrübeli horozlarin sesiyle ta'yin ve ona i'timaad edilmesi
caizdir" diye fetva vermislerdir 330. Ancak ne var ki
"Tecrübeli horoz nasil bir horoz'dur, nerede ve nasil
bulunur?" bunu bildirmemislerdir.
Öte yandan din adamlarimizin (özellikle
Diyanet'in), halkimiza bellettikleri seriat esaslarina göre,
horoz sesinden böylesine hoslanan ve horoz'un ancak melekleri
gördügü zaman öttügünü
söyleyen Tanri, esek sesini pek çirkin bulmakta, bu
sese karsi tiksinti duymakta ve bu tiksintisini de Kur'an'da
"Muhakkak ki seslerin en çirkini esek sesidir" (31 Lokman
19) diye ortaya vurmaktadir. Daha baska bir deyimle horoz'u
güzel bir sesle yaratmis olmasina karsin, yine kendi
yaratiklarindan biri olan merkebi, her ne hikmetse,
"çirkin" ve "istiaze'ye layik" (yani isitildiginde Tanri'ya
siginilmak gerekecek kadar igrenç) bir sesle var kilmis ve
onu seytan gördügü zaman anirir yapmistir.
Yine Diyanet'in islam kaynaklarindan naklen bildirmesine
göre, Muhammed söyle demistir: "Merkebin anirmasini
isittiginizde (...) seytan(in serrin) den Allah'a sigininiz (ve
-'Euzü bi'llahi mine's-seytani'r-racim' deyiniz).
Çünkü merkep seytan görmüs (de
öyle anirmis) dir" 331. Fakat bununla da kalmamis, bir de
merkep anirinca kendisine "salavat" getirilmesi için
söyle eklemistir: "Merkep, seytan görmedikçe
anirmaz. Merkep anirinca siz Allahu Teala'yi zikredin, bana da
salavat getiriniz!" 332.
"Salavat" getirmek "dua" etmek anlamina geldigine göre,
merkep anirinca Tanri'yi anma'nin ve Muhammed'e salavat getirmenin
kutsal duygularla nasil bagdasabilecegini düsünmek biraz
güç. Fakat "Kullarini seytan'dan kurtarmak için
Tanri'nin, muhtemelen baskaca bir çaresi kalmamis olmalidir
ki bu yola gitmistir" diye ahkam yürütmekten insan
kendini alamiyor.
Fakat her ne olursa olsun durum sudur ki din adamlarimiz
Muhammed'i, merkep'in anirmasindan bile yararlanarak kendisine dua
ettirdigi anlamina gelecek bir davranis içerisinde
göstermekten kaçinmazlar.
Biraz yukarda esnemenin seytan'dan olduguna ve esneyen kisi'nin
bunu önlemesi gerektigine dair Muhammed'in sözlerine
degindik. Öyle anlasiliyor ki müslüman kisi'nin
esnemesi ile merkebin anirmasi arasinda ortak bazi hususlar
vardir, çünkü biraz yukardaki hadis'te
görüldügü gibi, merkep seytan
gördügü zaman anirmaktadir, tipki kisi'nin esnemesi
halinde seytan'in gülmesi gibi.
Neden esnemek seytan'dandir ve neden aksirmak Tanri'dandir? Neden
kisi esneyince seytan sevincinden güler? Neden üç
def'aya kadar aksirana "Yerhamükellah" ("Tanri sana merhamet
etsin!") demek gerekir de, üçten fazla aksirana (velev
ki nezle, hasta vs oldugu anlasilsin) denmez? Neden Tanri, kendi
yarattigi bir yaratik olan merkep'in sesinden hoslanmaz?
Hoslanmayacak idiyse neden bu zavalli hayvani böylesine
çirkin bir sesle yaratir?
Evet, bütün bu ve buna benzer sorularin sirrini
kesfetmek, kuskusuz ki akil yolu ile olacak seylerden degildir.
Fakat insanlari buna benzer akil disi usüllerle egitmenin
nasil bir sonuç verdigi islam dünyasini olusturan
tüm ülkelerin geriligi ile ortadadir.
Öte yandan merkebin anirdigini duyan müslüman
kisilerin Tanri'ya siginmalarini, siginirken de Muhammed'e hayir
dua etmelerini akilci bir mantikla anlamak kolay degildir. Fakat
her ne olursa olsun buna benzer seyleri emreden seriat
hükümlerinin Tanri'nin yüceligi fikriyle
bagdasmayacagi söz götürmez bir gerçektir.
Kadin'in sesi konusunu gelince din adamlarimiz, yine seriat
verilerine dayali olarak halkimiza, Tanri'nin kadinlari "hos bir
eda ile", "isveli" bir sekilde konusmaktan yasak ettigini
anlatirlar. Dayanak olarak da Kur'an'in su ayet'ini sunarlar: "Ey
Peygamber kadinlari (...) Allah'tan sakiniyorsaniz edali
konusmayin, yoksa kalbi bozuk olan kimse kötü seyler
ümid eder..." (K. 33 Ahzab 32) 333. Bu ayet'de geçen
"Ey Peygamber kadinlari" deyiminin bütün islam
kadinlarini kapsadigini anlatirlar.
Öyle anlasiliyor ki Tanri, kadinin
"kötülügüne", "ugursuzluguna" ya da "pis
olusuna" inanmis olarak "Kadinlar insanin karsisina seytan gibi
çikarlar" seklinde konusmus 334 ya da "Namaz kilanin
önünden köpek, esek, kadin gectiginde, namaz
kat'edilmis olur" seklinde asagilamalarda bulunmus 335 fakat bunun
yaninda bir de kadinin sesindeki "fitri olan özellige" karsi
husumet beslemis olmalidir ki bu yüzden kadinlari "edali" bir
sekilde konusmaktan yasaklamistir.
Bu yasaklama sayesinde erkekleri kadin'arin "isveli" seslerine
karsi korumak istedigi anlasilmaktadir. Diyanet Isleri
Baskanligi'nda görev almis bir din adami bu konuda söyle
diyor: "Özellikle kadin sesinde cinsel bir içerik
vardir (...) Bunun içindir ki kadinin sesi vücudu gibi
avret (korunmasi gerekli) kilinmamistir(...) Yarattigi kullarinin
hususiyetlerini en iyi bilen oldugu içindir ki Allah (...)
kadinlara söyle emir buyurmustur: -' (...) yabanci erkeklerle
konusurken hos bir eda ile konusmayin (...) Yoksa kalbinde
(cinsel) hastalik bulunan kimse (cinsellik) ümidine
kapilir..." 336.
Din adami'nin bildirmesine göre yine bundan dolayidir ki
Tanri kadinlari ezan okumaktan, erkekler arasinda yüksek
sesle Kur'an "tilavet" etmekten (okumaktan) yasaklamistir 337.
Bununla da kalmamis bir de "Musiki kalbde nifak dogurur" diyerek
kadinin "cinsellikle musiki sunmasini" yasak etmistir 338.
Güya istemistir ki "hasta kalpli" kisiler cinsellik
ümidine kapilmasinlar.
Din adaminin bu acaib mantigina karsi söylenecek çok
sey var, fakat her seyden önce sunu sormak gerekir: Her
yarattigini kendi keyf ve dilegine göre yaratan,
sekillendiren bir Tanri, erkek kullarinin kalbini
düzenlerken, ya da kadin'in sesini ayarlarken neden biraz
daha tedbirli olmaz da, erkegin bastan çikmasi
sorumlulugunu kadin'a yükler ve onu "hos bir eda" ile
konusmaktan önler?
Fakat her ne olursa olsun gerçek sudur ki seriat dini
musiki alaninda oldugu gibi resim, heykeltraslik, tiyatro vs gibi
san'atla ilgili hususlarda, yani insani insan yapici ve
uygarlastirici ne varsa her konuda , hep akil disi mantik yolu ile
Tanri'ya atfen yasaklar getirmis ve din adamlari da bu yasaklarin
en bagnaz uygulayicilari olmuslardir.
XI) Din adami'nin bellettigi seriat verilerine
göre Seytan, ev faresini yangin cinayetine sevk eder,
esekleri anirmaga zorlar ve uyuyan kisinin genzinde
geceler.
Diyanet'in Islam kaynaklarina dayali olarak (örnegin
Tahavi'nin Ahkamü'l-Kur'an adli yapindan naklen)
söylemesine göre Muhammed ev faresi'nin nerede olursa
olsun (özellikle Mekke'deki Mescid-i Haram'in içinde
ya da disinda) öldürülmesini emretmistir. Mekke
alani içerisinde nebat ya da hayvan cinsi seyleri yok
edilmesini yasakladigi halde ihramli hacilarin dahi bu hayvani
öldürmelerini istemistir. Bunun da nedeni ev faresine
karsi besledigi husumettir. Bu husumet o kertede olmustur ki ev
faresine "Fuveysika" adi verilmistir ki dilimizde genellikle
"fasikcagiz" (yani "günah islemege hazir") diye
geçer.
Ebu Said'in rivayetine göre ev faresine karsi Muhammed'deki
bu husumet sundan dogmustur: Bir gün Muhammed uykudan
uyaninca bir farenin, odadaki kandilin yanmakta olan fitilini
yakalayarak evi atese vermek üzere
götürdügünü görür. Seccadesinin
de el kadar bir kisminin yandigini farkeder. Hemen fare'nin
pesinden kosar, yakalayip öldürür. Ve sonra
müslümanlara su emri verir: "Siz uyumak istediginizde
kandilinizi söndürünüz.
Çünkü seytan bunun gibi hayvanlari yangin
cinayetine sevk eder". (Sahih-i..., Cilt IX, sh. 709).
Din adamlarimiz bu hadis hükmünün kisileri yangina
karsi tedbirli kilmak (ve örnegin uykuya yatmadan önce
kandili ya da atesi söndürmelerini saglamak) maksadiyle
is gördügünü söylerler. Güzel ama
bunu yapmak için ise seytanlari ya da fareleri karistirmaga
neden gerek duyulsun? Kisileri akilci yoldan tedbirli olmaga
çagirmak ve böylece akilci yönde gelistirmek
varken akil disi yollarla beyni islemez duruma sokmak ma'rifet
midir?
Din adami'nin insanlarimiza bellettigi önemli bilgilerden
biri de horozlar ve merkeplerle ilgili olarak sudur ki horoz melek
gördügü zaman öter, merkep ise seytan
gördügü zaman anirir. Bundan dolayidir ki Tanri
horoz sesini sever ve merkep sesinden hoslanmaz. Yine bundan
dolayidir ki müslüman kisi merkep sesini duyunca
Tanri'nin adini anip Muhammed'e salavat getirmelidir. Diyanet'in
yayinladigi seriat hükmü aynen söyle: "Horozlarin
öttügünü isittiginizde (dileklerinizi)
Allah'in fazl-ü kereminden isteyiniz. Zira horozlar melek
gormüsler (de öyle ötmüsler)dir. Merkebin
anirmasini isittiginizde de seytan(in serrin)den Allah'a
sigininiz... Çünku merkep seytan görmüs
(de öyle anirmis)tir" (Sahih-i..., Cilt IX. sh. 66-68 Hadis
no. 1363).
Din adami'nin Ebu Muse'l-Isfehani'nin Tergib adli yapitindan
nakline göre Muhammed merkep'in avazini o kerte çirkin
ve "istiazeye layik" (Tanri'ya siginmayi gerektirir) bulmustur ki
müslümanlara su emri vermistir: "Merkep, seytan
görmedikçe anirmaz. Merkep anirinca siz Allahu
Teala'yi zikredin, bana da salavat getiriniz" (Sahih-i..., Cilt
IX. sh. 68)
Yine Diyanet'in yayinladigi seriat kaynaklarindan
ögrenmekteyiz Muhammed, kurnazliklarini çok iyi
bildigi seytanin gece vakti müslüman kisinin burnunda
yerlesecegini düsünerek söyle demistir: "Sizin
biriniz, uykusundan uyanip da abdest aldiginda burnundaki nesneyi
nefesiyle üç def'a disari çikarsin!
Çünkü seytan uyuyanin genzinde geceler"
(Sahih-i..., Cilt IX, sh. 59) 339.
Dikkat edilecek olursa hadis'te "burnundaki nesneyi nefesiyle
üç def'a çikarsin" denmekle tek sayi esasina
göre hareket edilmesi emredilmektedir. Bunun nedeni, daha
önce de belirttigimiz gibi, tek sayilarin çift
sayilara üstün tutulmasidir ki bu da Tanri'nin tek
olusundandir. Daha baska bir deyimle kisi, burnundaki nesneyi
çikarirken Tanri'nin tek oldugunu düsünüp bu
isi üç nefeste yapmalidir.
XII) Din adami'nin belletmesine göre
"Güzel rüya Tanri'dan, kötü rü'ya (ise)
seytan'dandir; kötü ruya görenler sol taraflarina
tükürüp üflemelidirler".
Din adami'nin seriat bilgisi olarak bellettiklerine göre,
nasil ki "merkeb anirmasi" ya da "esnemek" gibi seyler hep
seytan'dan, buna karsilik "aksirmak" gibi haller Tanri'dan ise,
"rü'ya'lar" için de durum budur ve kötü
rü'ya'nin kötülügünden kurtulmak
için sol tarafa tükürüp üflemek
gerekir, çünkü Muhammed böyle emretmistir.
Diyanet'in yayinlarinda yer alan Buhari hadis'lerinde Ebu
Katade'nin rivayeti olarak Muhammed'in söyle dedigi
yazilidir: "(Sureti ve ta'biri cihetiyle) güzel rü'ya
Allah'tandir. Fena rü'ya'da seytandandir. Biriniz
korkunç yani karisik rü'ya gördügünde
hemen sol tarafina tükürüp, üflesin ve o
rü'yanin serrinden Allah'a siginsin, ('Euzü bi'llahi
mine's seytani'r-racim', desin). Bu suretle o rü'ya,
gören kimseye zarar vermez" (Sahih-i..., Cilt IX. sh. 59 ve
d.) ) 340.
XIII) Seytan'in serrinden kurtulup
günahlardan korunmanin ya da köle azad etme zorunluguna
karsi koymanin en kolay yolu "Allah'tan baska yoktur tapacak..."
diye dua etmektir.
Din adamlarimiz halkimiza, her türlü günahtan
siyrilmanin, ya da havadan sevap kazanmanin, ya da köle azat
etmek gibi menfaat yitirici yükümlerden kurtulmanin
yollarini, yine seriat verilerine dayanarak belletirler. Bu
usullerin basinda Tanri'ya övgüler yagdirmakla ilgili
dua'lar gelir. Örnegin Diyanet'in Ebu Hüreyre'den
rivayet olarak naklettigi bir hadis hükmüne göre,
her kim bir günde yüz def'a: "La ilahe illa'llahü
vahdehu, la serike leh, lehü'l-mülkü ve
lehü'l-hamdu ve hüve ala külli sey'in kadir"
diyerek (ki Türkçe karsiligi söyledir "Allah'tan
baska yoktur tapacak, yalniz Allah var. O'nun esi ortagi yoktur.
Mülk O'nundur, O övülür. Ve O'nun her sey'i
yapmaya ve yaratmaya gücü yeter"), dua edecek olursa, o
kimseye yüz sevap yazilir. Ayni zamanda on köle
azatlamiscasina yüz adet günahi kendisine bagislanir;
üstelik de "dua ettigi günde, günün aksamina
kadar seytan serrinden korunmus olur" 341.
Söylemeye gerek yoktur günde yüz def'a bu sekilde
dua etmek biktirici ve zaman yitirici bir sey olmakla beraber,
hirsizlik, zina, adam öldürmek, yalan söylemek,
sarap içmek vb... gibi günahlardan siyrilma firsatini
yarattigi için, müslüman kisiye büyük
çikarlar saglar nitelikte bir istir. Hele günde
yüz günahin bagislanmasina vesile olduguna göre,
müslüman kisileri muhtemelen suç islemege tesvik
bakimindan da yararli olmalidir. Ama bu arada bütün
bunlarin kisi'yi batila inanmak gibi olumsuz yola sokmasi söz
konusudur ki din adamini pek ilgilendirmez.
XIV) Din adami'nin söylemesine göre
sinek "idrak" sahibi olup yiyecek/içecek kabi içine
düstügünde önce günah kanadini daldirir,
sevab dolu kanadini disarda birakir.
Din adami'nin insanlarimiz "din bilgisi" olarak verdigi seyler
arasinda sinegin "idrak" sahibi olmasiyle ilgili olanlari vardir
ki bir hayli sasirticidir. Bu bilgilere göre haserat'tan
sayilan sinegin iki kanadinin birisinde "hastalik" ("günah")
digerinde "sifa" ("sevap") bulunur ve sinek yiyecek/içecek
kabina düstügü zaman önce zehirli kanadini
daldirip sevap kanadini disarda birakir ve bunu idrak sahibi
olmasindan dolayi yapar.
Gerçekten de Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarindan
ögrenmekteyiz ki Muhammed, yemek kabinin içine
düsen sinek konusunda aynen söyle demistir: "(Sizden
birinizin içecegi ve yiyecegi) içine sinek
düstügü zaman, o kisi o (nun her tarafini)
batirsin, sonra çikarsin (atsin).
Çünkü sinegin iki kanadinin birisinde
hastalik, öbirisinde de sifa vardir" (Sahih-i..., Cilt IX.
sh. 70 ve d.) 342 .
Bu hükümle ilgili olarak Diyanet'in ve "Profesör"
unvanli din adamlarimizin açiklamalarindan
ögrenmekteyiz ki Muhammed bu sözleri sinegin "idrak
sahibi" oldugunu göz önünde tutarak
söylemistir. Güya anlatmak istemistir ki sinek,
önce zehirli kanadini yemegin (içecegin) içine
sokup, "deva" olan kanadini geri birakir; eger kisi, sinegin
disarda kalan kanadini iyice yemegin içine batiracak olursa
"sifa" kanadi "hastalik" kanadini "ifna" eder ve böylece kisi
hastaliktan ya da zehirlenmelerden korunmus olur.
Öyle anlasiliyor ki sinek, müslüman kisilere
olan sevgisi dolayisiyle önce hasta kanadini daldirmakta,
sifa kanadini disarda birakmaktadir ki kisi o kanadi batirsin da
hastalanmasin diye!
Yine Diyanet'in söylemesine göre: "Zi-hayat
bütün mahluklar hararetle buredet, rutubetle yubuset
gibi birbirine zit olan bir çok hassasiyet arasinda
(varliklarini) sürdürürler. Ve eger Tanri'nin
gücü birbirine zit bu hassalari te'lif etmemis olsaydi,
muhakkak ki her zi-hayatin salahi fesada ugrardi. Ve bu gün
görülen mütekamil sekli vucud bulmazdi". Daha baska
bir deyimle yeryüzü varliklarinin gelismesi hakkinda
iyice fikir edinebilmek için sinegin bir kanadindan
hastalik ve diger kanadinda sifa bulundugu gerçegini bilmek
gerekir.
Öte yandan din adami'nin degerlendirmesine göre bu
tür hükümleri "saçma" bulup inanmayanlar
"imani zayif bilgisiz" kimselerdir. Baskanlik, Buhari
sarihlerinden Hattabi'nin agziyle "Sinegin idraki mes'elesi de
ilahi bir ilham olan sevk-i tabiiden ibarettir" diyerek, sinegin
önce zehirli kanadini yemegin içine sokup, sifa
kanadini disarda birakmasi olayina i'tiraz edenleri "inatçi
cahiller" grupuna dahil etmistir 343.
Müspet ilim henüz sinegin bir kanadinda hastalik diger
kanadinda sifa (deva) diye bir sey oldugunu kesfetmemis, hatta
aksine tüm olarak sinegin pislik tasidigini bildirmistir ama,
bizim din adamlarimiz ve Ulema'miz "Fennin bilmedigi seylerin
uhrevi yollardan peygamberlere malum bulundugunu" ve bu itibarla
onlarin söylediklerine inanmak, aksi taktirde 'kafir"
addolunmak gerektigini ihtar ederler insanlarimiza.
Öyle anlasiliyor ki Bati dünya'sinin
büyük bilginleri, bizim din adamlarimizin seriata dayali
olarak ortaya vurduklari bu bilimsel verilerden habersiz kalmislar
ve henüz sinegin bir kanadinda hastalik, digerinde sifa
oldugunu ve su hale g"re disarda kalan kanadi batirmak suretiyle
hastaliklarin önlenebilecegi gerçegini
kesfedememislerdir.
XV) Din adami'nin seriat bilgisi olarak
belletmesine göre Beni Israil'den bir kavim vaktiyle fare'ye
"tahvil" olundugu için fare'ler, deve sütü
içmeyip koyun sütü içmek gibi bir gelenege
sahiptirler!
Din adamlarimiz, sinekler ilminde oldugu kadar "fare'ler ilmi"
alaninda da insanlarimiza pek yararli hükümler
belletirler. Basit bir sinegin "idrak" sahibi oldugu için
"deva" kanadini yemegin disinda biraktigini söylerlerken
fare'lerin de deve sütü içmeyip koyun
sütü içmek gibi bir prensip gelenegine sahip
olduklarini anlatirlar; bunun nedeninin de, Yahudi'lerden bir
kavmin vaktiyle Tanri tarafindan fare sekline
dönüstürülmüs olmasina baglarlar. Bunu
açiklamak üzere Ebu Hüreyre'nin rivayetine dayali
su hadis hükmünü örnek verirler: " Beni
Israil'den bir kavim (mesh olunup- çirkin bir sekle
sokulup) beser tarihinden silindi, yok oldu. Bilinmez ki, o kavm
ne (fenalik) islemistir. Ben zannetmem ki, o ümmet fareden
baska bir seye mesh ve tahvil edilmis olsun.
Çünkü fare (içsin) diye (bir yere)
deve sütü konulursa, onu içmez de koyun
sütü konursa içer" (Sahih-i... Cilt. IX, sh.
60)344.
Bu hükmün yorumunu seriat kaynaklarina dayali olarak
yapan Diyanet Isleri Baskanligi , deve sütü'nün ve
deve eti'nin Tanri tarafindan vaktiyle Beni Israil'e haram
kilindigini, öte yandan Beni Israil'in, yine Tanri tarafindan
daha sonra fare sekline sokuldugunu belirttikten sonra aynen su
görüsü savunur: "Fare, deve südü
içmez de, koyun südü içer fikrasi, beni
Israil'den olan o kavmin fare'ye tahvil olundugunun delilidir.
Söyle ki, devenin eti, sütü Beni Israil'e Allah
tarafindan haram kilinmisti. Kat'iyyen Beni Israil deve
sütü içmezlerdi. Farenin de içmemesi,
onlari bir yerde toplayan nokta oluyor" 345
Daha baska bir deyimle fare'ler, eski bir Yahudi kavminin fare'ye
dönüstürülmüs sekli olduklarindan, tipki
onlar gibi deve sütü içmeme gelenegini
sürdürmüslerdir.
Söylemeye gerek yoktur ki fare gibi her seyi yiyebilen ve
hatta aç kaldigi zaman tahtayi ve tel çubuklari bile
kemiren bir hayvanin deve sütüne iltifat etmeyecegini
düsünmek biraz saflik olur. Fakat ne var ki Tanri ve
peygamber emirleri olarak belletilen yukardaki hususlar hakkinda
süphe izhar ettiginiz an seriatçilar tarafindan
"inatçi cahil" olarak suçlanmayi göze
almalisiniz.
Fakat "Inatçi cahil" damgasini yemeyi göze alarak
belirtmek gerekir ki bütün bunlar Tanri'nin isi degil,
olsa olsa seriat kaynaklarinin uydurmasi olan seylerdir. Nitekim
bu kaynaklarin verdigi bilgilerden anlamaktayiz ki Muhammed,
kendisini peygamber olarak kabul etmediler diye Yahudilere
düsmanlik beslemis ve bu düsmanligini, fare'lere karsi
besledigi düsmanlikla birlestirmek suretiyledir ki yukardaki
hadis hükmünü yerlestirmistir. Gerçekten de
Ebu Said'in rivayeti olarak yine Diyanet'in yayinlarinda yer alan
verilere göre Muhammed, bir gün uykudan uyaninca bir
fare'nin kandil fitilini yakalayarak evi atese vermek üzere
oldugunu görmüs ve pesinden kosarak hemen
öldürmüstür. Bu olaydan sonra fare'lere karsi
dis bilemis ve seytan'in bu hayvani yangin cinayetine
sürükledigini belirterek, ihramli hacilar da dahil olmak
üzere, bütün müslümanlara bu hayvani
öldürmelerini emretmistir. Yahudilere karsi
düsmanligini da, onlarin Tanri tarafindan fare sekline
sokulduklarini söyleyerek pekistirmis olmalidir 346.
XVI) Diyanet Isleri Baskanligi ve din adamlari
halkimiza, sihirlenmeye karsi nasil korunulacagini akil disi
usüllerle belletme çabasindadirlar.
Diyanet Isleri Baskanligi ve din adamlari, bu akil çaginda
insanlarimizi "ilm-i sihir" (sihir bilgileri) ile ve sihirlenmeye
karsi korunmak üzere seriat hükümleriyle egitmeyi
de ihmal etmis degillerdir. "Sihir" sözcügünün
"gerçeklere ters düsen" ve "sebebi gizli" olan her
seyi 347 kapsadigini ve bu nedenle bazi güzel konusmalarin
dahi sihir niteliginde bulundugunu ve nitekim Muhammed'in "Belig
olan sözlerden bir kismi muhakkak surette sihirdir" seklinde
hadis biraktigini 348 ve Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre
sihir'den çekinilmesini, korunulmasini emrettigini
bildirirler (Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 224) 349.
Sihir'den kurtulmanin Tanri'ya dua edip O'na siginmakla
mümkün olacagini belletmekle beraber bunu dahi yeter
bulmayip daha baska bir takim kocakari usullerini ögrettigini
ve örnegin "hacamat" ya da "avce hurmasi" gibi seyleri
tavsiye ettigini söylerler. Bütün bunlari
Muhammed'in sözleri ya da uygulamalari olarak ortaya
vururlar.
Gerçekten de Diyanet yayinlarindan olan Sahih-i Buhari
Muhtasari'nin 8.cild'inde, Muhammed'in, her türlü
sihir'den etkilendigi ("müteessir" oldugu) ve etkilendigi
zamanlar basindan hacamat oldugu 350 ya da avce hurmasindan
yedigi, müslüman kisilere de böyle yapmalarini
emrettigi yazilidir (Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 234) 351.
Muhammed'in sözlerine dayali olarak Diyanet'in ve din
adamlarimizin halkimiza ögrettikleri sudur ki seriat dini
"sihir" denen seyi tamamen inkar etmis olmayip "Sihr-i helal"
(yani "yararli sihir") ve "Sihr-i haram" (yani "sakincali/yasak
sihir") diye ikiye ayirmistir. Bu ayirima göre "sihr-i helal"
ile ugrasmak ya da karsi karsiya kalmak caiz'dir. "Sihr-i haram"
ise yasak kilinmistir. Örnegin birisi islam lehinde
"belig" (güzel, oturakli, sihirleyici) sözler
söylemis olsa bu sözler "sihr-i helal" sayilmali,
söyleyen de alkislanmalidir. Fakat islam dinini elestirici,
tenkid edici nitelikte sözler söyler ise bu taktirde
yerilmeli ve hatta Muhammed'in emri geregince "Inne mine'l-beyani
le-sihra" diyerek sihirbazlikla suçlanmalidir (Sahih-i...,
Cilt VIII, sh. 225) 352.
a) "Her sabah Acve hurmasindan yedi tane yiyen
muslüman kisi sihirden etkilenmez!"
Öte yandan yine Diyanet'in yayinlarindan
ögrenmekteyiz ki Muhammed, Arap'larin "Acve hurmasi" diye
tanimladiklari hurma cinsini diger hurmalardan üstün
tutarak: "Her kim her gün sabahlari aç karnina yedi
tane Acve hurmasindan yerse, o gün içinde o kimseye ne
sem, ne sihir zarar vermez" diye hadis birakmistir (Sahih-i...
Cilt XI, sh. 393) 353.
Animsatalim ki Arap'lar arasinda "Acve hurmasi" diye bilinen sey
Cennet'ten gelme olup Medine hurmalarinin en iyi cinsi olarak
kabul edilir; Türkçe'de adi "Balçik hurma" dir.
Güya acve agacinin fidanini Muhammed dikmis ve bu agaç
için dua'lar etmistir. Bundan dolayidir ki güya bu
hurma sihirden etkilenmez olmustur; yine bu nedenledir ki Acve
hurmasindan her gün yedi tane yiyenler her türlü
sihirlenmeye karsi korunmus olurlar.
Pek iyi ama "Neden dolayi Muhammed hurma agacina böylesine
bir seref tanimistir? Neden dolayi sihirden korunmak için
ille de yedi tane acve hurmasi yemek gerektigini
söylemistir?" seklindeki sorulara gelince bunun yanitini
bulmak yine mümkün degildir. Çünkü
Diyanet'in açiklamasindan ögrenmekteyiz ki
bütün bunlarin sebebini sadece ve sadece Muhammed
bilmektedir (Sahih-i..., Cilt XI, sh. 394) 354.
b) Din adamlari halkimiza, seriat'in
öngördügü "Tükürüklü" ve
"Tükürüksüz" üfürük usulleri
belletirler.
Din adami'nin iki yönlü siyasetinin bir diger belirgisi
de "üfürükçülük" konusunda
kendisini gösterir. Aydin siniflara islam'in
"üfürükçülük", "nefes", "muska"
gibi seylere cevaz vermedigini söylerken halk yiginlarina bu
usullerle ilgili seriat verilerini Tanri ve peygamber emirleri
olarak belletir. Bakiniz nasil:
Bir süredenberi ülkemizde hastaliklari
"üfürükle" tedavi isini meslek edinip kazanç
saglayanlarin çogalmalari ve bir takim iskandallara sebeb
olmalari üzerine Diyanet Isleri Baskani, bazi gazetelere
beyanda bulunarak bu tür uygulamalarin Islam dini ile ve
bilimle hiçbir ilgisi bulunmadigini ve hastaligin
çaresini tibbi tedavi'de aramak gerektigini belirterek
aynen söyle demistir: "Islam dininde ne nefesi kuvvetli gibi
kavramlarin, ne de muska gibi seylerin kesinlikle yeri yoktur.
Hastaliklarin çaresi tibbi tedavidir (...) Dua, dini bir
terminoloji(dir...) Insan hiçbir araci olmadan Allah'tan
diledigi seyi ister. Ancak dua'nin bu sekilde istismar edilmesinin
dinle hiçbir ilgisi yok (...) Bunun disinda dua ile
iyilestirme diye bir müessese zaten dinimizde yoktur.
Hastalik sikintisi olan vatandaslar, tibben bu sikintilarina
çözüm aramak durumundadirlar. Ama insan,
sagligina kavusmasi için yaradanina siginabilir. Ama yalniz
kendisi, araci olmadan. Bir baskasinin, bir baskasini okumasi ile
(...) iyilesme saglanamaz (...) Zaten dinimiz ilimle, bilimle
kesinlikle çatismaz. O bakimdan yapilan uygulamanin ilimle,
bilimle hiçbir ilgisi yoktur. Vatandaslarimizin uyanik
olmalarini, bu tür seylere kanmamalarini arzu ederim" 355.
Ancak ne var ki bu sözleriyle vatandaslari
üfürükçülük gibi ilkel
uygulamalara karsi uyanik olmaga çagirir görünen
Diyanet Isleri Baskani, üfürükle tedavi usullerinin
islam dinince caiz olduguna ve bu tür uygulamalarin
geçerli bulunduguna dair mevcut seriat
hükümlerinin Diyanet yayinlariyle ve din adamlari eliyle
halk yiginlarina belletilmekte oldugunu gizlemistir.
Gerçekten de Diyanet'in yayinladigi Sahih-i Buhari
Muhtasari Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Serhi adli 12 cilt'lik
yapitta Muhammed'in "tükürüklü
üfürük" ve "tüfürüksüz
üfürük" usulleriyle (yani okuyup üflemek,
nefes etmek vs...) hastaliklari tedavi yoluna basvurdugu ve bu
usullerin baskalari tarafindan uygulanmasina izin verdigi, bu
yoldan saglanan kazancin helal oldugunu bildirdigi, hatta bizzat
kendisinin bu tür kazançlarin paylasilmasina katildigi
anlatilmis, ilgili seriat hükümleri açiklanmistir
ki bunlardan bazilari sunlardir:
Sözü geçen yapitin 12.cildinin 91-92
sayfalarinda yer alan 1935 sayili hadis'te Muhammed'in, sahadet
parmagina tükrügünden bulastirip sonra parmagini
topraga koydugu ve parmaga bulasan toprakla hastayi sigardigi ve
"(...)su bizim topragimizin tükrügü ile yurdumuzun
topragidir" dedigi yazilidir.
Ayni yayinin 10.cild'inde yer alan 1558 sayili hadis'de (sh.
116-7), yeni dogmus bir çocugun agzina Muhammed'in hurma
çigneyip tükürdügü ve hurma
çignemiyle çocugun damagini ugdugu, Esma'nin
rivayeti olarak bildirilmistir.
Ayni yayinin 4.cild'indeki 630 sayili ve Cabir'in rivayet ettigi
bir hadis ise söyledir: "Abdullah Ibn-i Übey
defnolunduktan sonra (Muhammed) geldi. (Onun emriyle)
ölü hufresinden çikarildi. (Muhammed) onun
cildine tükrügünden üfledi. Ve ona
gömlegini geydirdi"
Ayni yayinin 10.cild'inde 1611 sayili hadis'de Muhammed'in ,
Hayber savasi sirasinda baldirindan agir sekilde yaralanan Seleme
Ibn-i Ekva'yi, üç def'a nefes ederek iyilestirdigi
yazilidir.
Yine Hayber günü Ali'nin gözlerinde agri oldugunu
duyunca onu yanina çagirdigi ve gözlerine
tükürdügü, böylece agriyi dindirdigi,
ayni yayinlarin 8.cild'inin 345.sayfasindaki 1236 sayili hadis'de
anlatilmistir.
Öte yandan bu yayinlarin 11.cild'inde yer alan 1664
sayili hadis'ten ögrenmekteyiz ki Muhammed, her hastalandigi
zamanlar Kur'an'dan bazi Sure'ler okuyup kendi ellerine üfler
ve sonra eliyle vücudunu sivardi; bu isi ara sira Ayse'ye
yaptirdigi olurdu. Nitekim kendisini ölüme
göturecek olan son hastaliga yakalanmasi vesilesiyle Ayse'nin
söyle konustugu görülür: "Sebeb-i vefati olan
hastaliga tutulunca Resulullah'in nefes ettigi Muavvize
sureleriyle ben de kendisine nefes etmege (ve onun) eline
üfleyip kendi eliyle vücudunu meshetmege basladim" (Bkz.
Sahih-i..., Cild XI, sh. 10-11, Hadis no.1664).
Diyanet'in yayinladigi ve din adamlarimizin halkimiza
bellettikleri seriat hükümlerinden anlasilmaktadir ki
Muhammed, hastaliklari tedavi veya önlemek maksadiyle
tükürüklü ve tükürüksüz
üfürük (nefes, okutma vs...) usüllerini sadece
kendi imtiyazinda tutmamistir; baskalarina da bu usüllerle is
görme olasiligini tanimistir. Nitekim biraz önce
gördügümüz gibi, son hastaligi sirasinda
ellerini Ayse'ye üfletip sonra kendi vücudunu
"meshetmesi" bunu kanitlayan örneklerden biridir. Fakat
baskaca örnekler de pek çoktur ki din adami bunlari
Diyanet'in adi geçen yayinlarina dayali olarak halkimiza
belletir. Bir ikisine göz atalim:
Ümm-i Seleme'nin rivayetine göre Muhammed, bir
gün yolda giderken sarilik hastasi bir kiz çocugunu
görmekle: "Bu kizcagizi okutunuz , buna nazar degmistir" diye
emretmistir (Sahih-i..., Cilt XII, sh.91, hadis no.1933) .
Böylece hastaliklarin nazar degmekle ortaya
çikabilecegine ve okutmakla iyilestirilebilecegine
inandigini, ve müslümanlarin da buna inanmalari
gerektigini anlatmak istemistir.
Ayse 'nin rivayetine dayali bir baska hadis hükmüne
göre Muhammed "göz dokunmasina" (göz degmesine)
karsi "okutma" yolu ile tedavi seklini emretmistir. Ayse'nin
konusmasi söyle: " Resulullah (...) göz degmesine
okunmasini bana (mutlak olarak) emretti" (Sahih-i... , Cilt XII,
sh. 90, Hadis no. 1932) .
Yine Ayse'nin rivayet ettigi bir baska hadis'de, Muhammed'in,
hayvan zehirinden nefes edilmesine izin verdigi konusunda su
hüküm bulunmaktadir: "(Muhammed) her agili hayvanin
zehirinden nefes edilerek sifa dilegine müsa'ade buyurdu"
(Sahih-i..., Cilt XII, sh. 91-2, Hadis no. 1934) .
Bu dogrultuda olmak üzere Enes Ibn-i Malik' in rivayetine
dayali hadis hükmünden anlasilmaktadir ki Muhammed,
Ensar'dan kisilere agili hayvanlarin zehirinden nefes etmelerine
ya da daglanmak suretiyle hastalik tedavisine izin vermistir.
Hadis hükmü söyledir: "Enes Ibn-i Malik (...)den
söyle dedigi rivayet olunmustur: Resulu'llah (...) Ensar'dan
(Amr Ibn-i Hazm) ailesine agili hayvanlarin zehirinden, kulak
agrisindan (nazar degmesinden) (sifa temennisi için Allah'a
siginarak) nefes etmelerine müsaade buyurdu (...) Ben de
Resulu'llah hayatta iken Zatü'l-cenbden key (dagla tedavi)
olundum (..) Beni Ebu Talha daglamisti" (Sahih-i..., Cilt XII,
Hadis no. 1929) .
Daha baska bir deyimle Diyanet Isleri Baskanligi 'nin belletigi
seriat verilerine göre Muhammed, akrep, yilan ve böcek
zehirlenmelerinde nefes edilerek, yani üfürükle
tedavi usullerinin uygulanmasina cevaz vermistir.
Bundan baska bir de kötü rüya görmüs
olanlar için "tükürüklü
üfürük" usullerinin yararli oldugunu bildirmistir
ki bu da yine Diyanet'in bu ayni yayinlarinda yer alan seriat
hükümleriyle ortadadir. Gerçekten de 9.cild'in
58. sayfasinda Ebu Katade'nin rivayetine göre Muhammed,
"güzel rü'ya" nin Tanri'dan, "kötü rü'ya"
nin ise seytan'dan oldugunu ve kötü rü'ya
görenlerin sol taraflarina tükürüp,
üflemekle o rü'ya'nin kötülüklerinden
kurtulmus olacaklarini bildirmis ve aynen söyle demistir:
"(...)güzel rü'ya Allah'tandir. Fena rü'ya da
seytandandir. Biriniz korkunç yani karisik rü'ya
gördügünde hemen sol tarafina
tükürüp, üflesin ve o rü'ya'nin serrinden
Allah'a siginsin, (Euzü bi'llahi mine's-seytani'r-racim,
desin). Bu suretle o rü'ya, gören kimseye zarar vermez"
(Sahih-i...IX, sh. 58 H. 1358)
c) Diyanet'in yayinlarinda Muhammed'in,
ücret karsiligi üfürükle tedavi
usüllerine izin verdigi, kendisinin dahi bu tür
kazançlardan pay aldigi açiklanir.
Bütün bu yukarda belirttiklerimiz bir yana, fakat bir
de Diyanet'in 12 Cild'lik söz konusu yayinlarinin 7.cild'inin
42-53 sayfalarinda yer alan 1031 sayili bir hadis vardir ki, bir
kimsenin bir baska kimseyi üfürükle tedavi
karsiliginda ücret almasinin caiz oldugunu ve
çünkü Muhammed'in buna izin verdigini, hatta
kendisinin dahi bu tür ücret'lerden alinan ücrete
ortak katilarak pay aldigini gösterir. Ebu Said-i Hudri'nin
rivayet ettigi hadis hükmüne konu olan olay sudur:
Muhammed'in emriyle otuz kisilik bir çete sefere
çikar. Çete'ye Ebu Said-i Hudri baskanlik
etmektedir. Kafile Arap kabilelerinden biri üzerine iner. Bu
Arap kabilesinin reisini akrep soktugu için halk, bir
süredenberi her çareye basvurup tedavi yolu
aramaktadir. Ebu Said kafilesinin geldigini görünce
"Içinizden buna bir çare bilen bir kimse var midir?"
diye sorarlar. Ebu Said , iztirab içerisinde kivranan
kabile reisini, nefes ederek, okuyup üfleyerek
iyilestirebilecegini söyler, fakat bunu ancak parayla
yapabilecegini ekler. Pazarlikta bir koyun sürüsüne
anlasip sulh olurlar. Bunun üzerine Ebu Said kabile reisinin
yanina gider, Kur'an'in Fatiha suresini sonuna kadar okur, adami
üfler. Güya adami iyilestirmistir Buhari'nin rivayetine
göre: "(kabile reisi) bukagisindan
çözülmüs hayvana döndü. Ileri geri
yürümege basladi. Artik üzerinde hiç bir
hastalik kalmamisti" 356.
Bundan sonra Ebu Said, andlasma geregince koyun
sürüsünü alarak Medine'ye dönmek
üzere yola koyulur. Bir aralik arkadaslari koyunlarin
paylasilmasini isterler. Fakat Ebu Said bu istegi kabul etmez ve
olan bitenleri Muhammed'e hikaye edinceye ve onun kararini
ögreninceye kadar hiçbir sey yapmayacagini bildirir.
Medine'ye dönüste dedigi gibi yapar. Hikayeyi dinleyen
Muhammed, Ebu Said'i ve arkadaslarini bu basarilarindan dolayi
kutlar ve "üfürükle" tedavi karsiligi aldiklari
koyunlarin paylasilmasini emreder. Fakat paylasma sirasinda
kendisine de bir pay verilmesi için söyle der: "Iyi
hareket etmissiniz. Simdi (koyunlari) taksim ediniz. Sizinle
beraber bana da bir hisse ayiriniz" 357.
Görülüyor ki Diyanet'in: "(Islam'da nefese okuma
yolu ile tedavi diye bir sey yoktur). Bir baskasinin bir baskasini
okumasi ile... iyilesme saglanamaz. Bu isin dini açidan bir
izahi yoktur" seklindeki sözlerinin tamamiyle yalan oldugu,
Baskanligin kendi yayinlariyle ortadadir.
Bu yayinlarla Diyanet Isleri Baskanligi'nin bizlere tanittigi
Muhammed, "tükürüklü üfürük" ve
"tükürüksüz üfürük"
yöntemleriyle hastalik tedavisine girisen, ya da bir
baskasinin (örnegin Ayse'nin) kendisine nefes edip
üflemesine cevaz vermek yaninda bir de ayrica hastalik ve
tehlike gibi seylerden korunmak ve kurtulmak maksadiyle bir
kimsenin bir baska kimseyi nefes etmesini, okuyup üflemesini
ve bu yoldan kazanç saglamasini dahi uygun gören bir
kimsedir.
Eger Islam dininde "üflemekle, okuyup nefes etmekle" tedavi
diye bir sey yok ve bu gibi usüller dine, ilme aykiri
düsüyor ise bu taktirde Diyanet'in Muhammed'i bu islerle
ugrasir ve baskalarinin ugrasmasina da cevaz verir gibi
göstermesi seriat dinine saygisizlik olmaz mi?
Yok eger yukariya aldigimiz seriat verilerine göre
üfürükçülük, (okuyup üflemek)
ve bu yoldan kazanç edinmek dinen caiz ise, bu taktirde
Diyanet Isleri Baskanligi'nin kalkipta "islam'da dua ile, nefes
ile iyilestirme diye bir müessese yoktur" seklinde konusmasi
ve kisilerin bu yoldan geçim saglamalarini yeriyor
görünmesi gerçek disi bir davranis olmaz mi??
XVII) Orucu bozan ve bozmayan "seyler"
konusunda din adamlarimizin halkimiza verdikleri akil disi din
bilgileri:
"Oruç" bir ibadet türü'dür ki belli
vakitlerde yemek, içmek, cinsi iliskide bulunmak vb... gibi
hususlarda seriat yasaklarina uymak anlamina gelir. "Oruç"
denen sey Kur'an'da "Ey iman edenler! Oruç size
farzolundu..." (K. 2 Bakara 183) seklindeki ayet'lerle
müslüman kisiler için zorunluk tasir hale
sokulmus ve "Hadis-i Serif" hükümleriyle de Islam'in
temel kosul'larindan biri yapilmistir 358.
Orucu bozan ve bozmayan seyler konusunda is gören bu
hükümler, Riyazü's Salihin Tercümesi ya da
al-Süyuti'nin Feth-ül Kebir'i gibi en saglam kaynaklara
dayali olarak Diyanet Isleri Baskanligi'nin resmi yayinlarinda 359
yer almis olup din adamlarimiz tarafindan halkimiza "temel islami
bilgiler" olarak verilir. Hemen belirtmek gerekir ki bu
hükümler genellikle akli dislar nitelikte seylerdir.
Bazilari aynen söyle:
Orucu bozmayan haller arasinda sunlar var:
"Karsi cinse sadece bakarak veya düsünerek inzal olmak
(men'i gelmesi)",
"Inzal vaki olmamak sartiyle öpmek",
"Oruçlu bulunuldugu unutularak yemek, içmek, cinsi
münasebette bulunmak",
"Cünüb halde sabahlamak",
"Burundan bogaza inen veya agza gelen balgami yutmak",
"Disler arasinda kalmis nohut tanesinden küçük
bir seyi yutmak",
"Yalan söylemek",
"Erkeklerin biyiklarini yaglayip boyamalari ve kadinlarin
sürme çekmeleri"
Fakat buna karsilik orucu bozan su bazi haller "kaza'yi
gerektirir":
"Pamuk, kagit, olmamis çeviz, veya kati kabuklu badem,
findik, emsali seyleri çignemeden yutmak"
"Tas, maden parçasi ve toprak yutmak", vb...
"Kazayi gerektiren" bu gibi hallerde kisi, bozulan orucu
gününe gün tutmalidir. "Pek iyi ama 'Olmamis ceviz'
yerine 'olmus çeviz', ya da 'Kabuklu badem' yerine
'Kabuksuz badem' yerse ne olacak?" diye sormayiniz,
çünkü listede, bunlara tas çikartan daha
niceleri yer almistir. Örnegin "Oruçlu oldugu
halde uyuyan bir hanima, esinin uyandirmadan (cinsi)
münasebette bulunmus olmasi" da kaza orucunu gerektiren
seylerdendir. Uyuyan bir kadinla cinsi münasebette
bulunurken, uyandirmamak nasil mümkündür, bilinmez,
fakat bunlarla ugrasan seriatçilarin "bilimselliginden"
süphe etmek hepimizin hakki olmak gerekir.
Öte yandan bazi hallerde "kaza etmek" yeterli degildir;
"keffaret" de gerekir. "Keffaret" demek, "bozulan orucun araliksiz
olarak 60 gün veya iki kameri ay oruç tutmaktir".
Örnegin "Inzal vuku bulmadan öpmek veya oksamaktan
sonra, orucum bozuldu zanniyle yemek, içmek", ya da "Az tuz
yemek" , gibi haller orucu bozup hem "kazayi", hem de "Keffareti"
gerektiren seylerdendir (Bu hususlar için bkz. Diyanet
Dergisi, Cilt XI, Sayi 6, sh. 330) 360.
Yine Baskanligin ve din adamlarimizin halkimiza bellettikleri
seriat verilerine göre, her ne kadar uyuyan bir kadinla (onu
uyandirmadan) cinsi münasebette bulunmak kaza orucunu
gerektirir ise de, bir kadina sadece bakarak "inzal" olmak (men'i
getirmek) orucu bozmaz çünkü Muhammed söyle
"buyurmustur": "Karsi cinse bakarak veya düsünerek inzal
olmak (meni gelmesi) ... ya da inzal vaki olmamak sarti ile
öpmek (orucu bozmaz) " (Diyanet Dergisi, Cilt XI. Sayi 6, sh.
339) 361.
Ama buna karsilik oruçlu iken burundan bogaza veya agza
gelen balgami, ya da kendi kusuru olmadan bogazina kaçan
sinegi yutmak orucu bozmaz, fakat uyurken agzina baska biri
tarafindan dökülen suyu yutmus olmak orucu bozar, kazayi
gerektirir 362.
"Neden o öyledir de bu böyledir?" diye sormaga
kalkmayiniz ve sunu kabul ediniz ki seriat ilminin incelik ve
derinliklerine vakif bulunan Diyanet Isleri Baskanligi ve din
adamlarimiz, yukardaki "seyler" arasindaki farklari halkimiza
belletmekle büyük bir gurur duymakta haklidirlar.
Onlarin bu gurur içerisinde ne kadar mutlu olduklarini
anlayabilmek için orucu bozan seylerle ilgili listeyi
incelemek yararli olacaktir. Bu tür nice hükümleri
söyle bir mantik süzgecinden geçirmekle
insanlarimizin kafa yapilarinin ne hale girdigini
düsünmeniz kolaylasacaktir. Bu vesile ile bir iki
örnek daha verelim:
a) "Hayvanla" ya da "ölmüs insanla"
cinsi münasebette bulunan oruçlu kisilerle ilgili
olarak din adamlarimizin halkimiza bellettikleri seriat
hükümleri hakkinda:
Gerçekten de, biraz önce dedigimiz gibi, uyuyan bir
kadinla, onu uyandirmadan cinsi münasebette bulunup sehvet
gidermenin teknigine akil erdirmek kuskusuz ki kolay degildir.
Fakat akli biraz daha sasirtan sudur ki, seriat kaynaklarinin ve
dolayisiyle Diyanet Isleri Baskanligi'nin bildirmesine göre
oruçlu bulunan kimselerin hay vanla ya da ölü
insan vücudu ile cinsi münasebette bulunmalari halinde
"kaza orucu" tutmalari gerekir çünkü seriat'in
emri söyledir: "Ön ve arka mahallin gayrisi bir yere
sürtmekle (Karin veya uyluk gibi), yahut istimna (el ile
oynayarak) inzal olmak (Hayvan ve ölü ile temas bu
hükme tabidir)" 363.
Daha baska bir deyimle hayvanla veya ölü insan vucudu
ile cinsi münasebette bulunan oruçlu kisinin orucu
bozulmus olur; böyle bir halde kaza orucu tutmasi gerekir.
Fakat bu durumlarin ortaya çikardigi diger bazi
sonuçlar vardir ki bunlari da özetlemek yerinde
olacaktir.
1') Din adami'nin söylemesine göre
"Ölü insan'la ya da hayvanla cinsi munasebette
bulunan oruçlu kisi kaza orucu tutmakla
yükümlüdür; hayvan kendisine ait ise,
münasebetten sonra hayvani öldürmelidir".
Biraz yukarda belirttigimiz gibi din adami'nin söylemesine
göre seriat, oruçlu halde iken müslüman
kisilerin ölü ile ve hayvanla cinsi münasebette
bulunmalarini uygun görmemekle beraber kesin olarak
yasaklamis da degildir. Çünkü yasaklamak
isteseydi, böyle bir davranisi pamuk ipligine baglar gibi
"kaza orucuna" baglamazdi. Birazdan görecegimiz gibi, her ne
kadar diger mezheplerde bu isi yapan kisiye agir bazi cezalar
öngörülmüs olmakla beraber Hanefi mezhebi
için durum farkli tutulmustur. Nitekim bizim din
adamlarimiz bu tür davranislari "zina" suçu seklinde
dahi saymayip davranis sahibine ceza olarak "kaza orucu"
tutturmayi yeterli bulmuslardir.
Daha baska bir deyimle ölü insanla temastan hoslanan
müslüman kisi, kaza orucu tutmayi göze almak
kaydiyle, bu adetini kolaylikla sürdürebilecek demektir.
Eger hayvanla cinsi münasebette bulunmaktan zevk aliyor ise,
bu zevkini yine kolaylikla sürdürmek olanagina sahiptir,
çünkü böyle bir halde kaza orucu tutmak
yaninda, olsa olsa "azarlanmak" ya da temasta bulundugu hayvani
öldürmek durumunda birakilmistir; o da eger hayvan
kendisine ait ise, degilse mesele yoktur.
Hayvan'la cinsi münasebette bulunan kadinlara ne ceza
verilecegi konusunda da "müctehid"lerimiz görüs
ayriligindadirlar. Kimisi erkekler için ne ceza uygulaniyor
ise kadinlara da ayni ceza'nin verilmesi gerektigine dair ahkam
yürütür. Kimisi ise kendisini hayvana teslim eden
kadina "ta'zir" cezasini uygun görür 364.
2') Din adamlarindan bazilarinin
görüsüne göre "Ölü insan
vücudu" ile ya da hayvanla cinsi münasebet "zina"
sayilmaz.
Bu vesile ile belirtelim ki din adamlarimiz, ölü ile
cinsi münasebetin, islam seriatina göre "zina" sayilip
sayilmayacagi hususunu da, yine çesitli islam kaynaklarina
dayali olarak, açikliga kavusturmuslar ve halkimizi
aydinlatmislardir. Anlattiklari o'dur ki islam seriat'i
"ölüye cinsel tecavüzü tam bir cinsel islem"
saymaz; bu itibarla ölüye "tecavüz fiilinin
yapicisina" zina cezasi'ni degil fakat ta'zir (yani "azarlama")
ceza'sini ve bir de kaza orucu tutma zorunlugunun uygun bulur.
Diyanet Isleri Baskanligi'na bagli Haseki Egitim Merkezi'nde
ihtisas yapan ve önce Süleymaniye Camii, sonra da
Beyoglu Mahri Zade Hüseyin Çelebi Camii
Imam-Hatipligi görevlerine atanan ve Islam'a Göre Cinsel
Hayat adli kitabi ile taninan bir din adami'miz, Muhammed'in
"Uylugunu gösterme. Dirinin de ölünün de
uyluguna bakma" diye emrettigini belirtilerek aynen söyle
demektedir: "Bu hadis'ten anlasilacagi üzere Islamda
ölünün avretine (örtülmesi gereken
yerlerine) bakilmasi haramdir (...) Ölüye cinsel
tecavüz tam bir cinsel islem olmadigi için islam
bilginlerinin çogunluguna göre bu çirkin fiilin
yapicisina zina cezasi degil de ta'zir cezasi uygulanir" 365.
Hayvan ile cinsi münasebete gelince, yine din adaminin
söylemesine göre, bu isi yapanlara uygulanacak ceza
konusunda Muhammed'in pek çesitli ve çelismeli
hadis'ler biraktigi ve bu yüzden islam hukukçularinin
farkli görüslere saplandiklari, kiminin
öldürme cezasina, kiminin zina cezasina ve kiminin de
"ta'zir" cezasinin uygulanmasina taraftar olduklari
anlasilmaktadir. Örnegin Imam Safii ve Imam Ahmet b.
Hanbel: "Hayvanla cinsi münasebette bulunani
öldürünüz" seklindeki hadis hükmüne
itibar ederler. Maliki mezhebi , suçu isleyene, eger evli
ise "recm" (yani tasla öldürme) , bekar ise "celde"
(yani kamçiyla dayak) cezasini uygular 366. Türklerin
mensup bulundugu Hanefi mezhebine göre ise böyle bir
davranista bulunana genellikle "ta'zir" (azarlama) cezasi
uygulamak ve kaza orucu tutturmak gerekir. Gerçekten de
Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarina göre, eger hayvanla
temasta bulunan kisi, bu isi oruçlu iken yapmis ise kaza
orucu tutmalidir; çünkü Muhammed, biraz yukariya
aldigimiz "hadis-i serif" geregince, böyle emretmistir.
Bundan anlasilmak gereken sudur ki müslüman kisi,
"ta'zir" cezasini ve "kaza orucu" tutmayi göze almak sartiyle
hayvan ile cinsi münasebette bulunmaya pek ala devam edebilir
(Bkz. Diyanet Dergisi, Cilt. XI, Sayi 6, sh. 340) 367.
3') Cinsi münasebette bulunulan hayvana
uygulanacak ceza konusunda:
Islam hukukçulari ve onlardan yararlanan din adamlarimiz,
cinsi münasebette bulunulan hayvanin kaderi konusunu
incelemisler ve halkimiza yararli olacak sonuçlara
yönelmislerdir. "Hukuk-u Islamiyye ve Istilahat-i Fikhiyye
Kamusu" gibi kaynaklardan, ya da Ibn Mace gibi büyük
üstadlardan yararlanarak savunduklari görüsler
genellikle hayvanin öldürülmesi merkezindedir. Bu
görüsü savunurlarken Ibn Mace'nin naklettigi bir
hadis hükmünü hatirlatirlar ki söyledir:
"Hayvanla cinsi münasebette bulunani da
öldürünuz. (Ayrica) cinsi münasebette
bulunulan hayvani da öldürünüz" 368.
Söylemek abestir ki akli olmayan ve üstelik suçu
da bulunma yan zavalli bir hayvancagizi bu yüzden
öldürmenin alemi yoktur. Bundan dolayidir ki din
adamlarimizdan bazilari, bazi islam bilginlerinin
görüslerine katilarak yukardaki hadis
hükmünün uygulanmasinda, mülkiyet ögesini
göz önünde tutar olmuslar ve bu su sonuca
varmislardir. Eger "cinsi münasebette bulunulan hayvan bu isi
yapanin mali ise öldürülür. Baskasinin mali
ise öldürulmesi gerekmez".
Bu dahiyane bulusun ne gibi bir gerekçeye dayandigini
merak edenlere islam Ulemasi'nin ve din adamlarimizin su emsalsiz
mantigini nakledelim: "(Cinsi münasebette bulunulan) Hayvani
öldürmenin amaci bu suçun çagirisim
yapilmasini ve faili hakkinda ileri geri konusulmasini
engellemektir" 369.
Anlasilan o'dur ki bu islerle ugrasan din adamlarimiz,
suçluya "tecazüb" duygulari içerisinde ne
yapacaklarini bilememektedirler.
|
[ e-mail the URL of this page ]
[top of page]
|
|||||||||
|
|||||||||
|
Copyright© Internet Infidels® 1995-Present. All rights reserved.
|