II) Insanlarimizi Arap Ruhu ve Zihniyeti ile
Yetistirir Din Adami:
Din adamlarimizin bilinçsizce sarildiklari iddia'lardan
biri de Islam dini'nin Arap dini olmayip bütün insanlara
gönderilmis bir din oldugunu söylemektir. Güya
Islam dinini "Arap dini" haline sokanlar Emevi'lerdir ve
çünkü onlar Arap olmiyanlari
kölelestirmislerdir!
Oysa ki yalandir, çünkü bir kere
"kölelestirme" Emevi'lerden degil fakat bir çok
vesielerle belirttigimiz gibi Islam'in kendisinden gelmedir.
Öte yandan, her ne kadar seriat verileri içinde
Islam'in bütün insanlara hitab ettigine dair
hükümler olmakla beraber esas itibariyle bu din,
Arap'lara özgü bir din olmak üzere konmus olup
Arap'in geleneklerine, zihniyetine, tiynetine göre
ayarlanmis, genellikle çöl kosullarina oturtulmustur;
Arap'in üstünlügünü saglamayi amaç
edinmis bir din'dir. Islam'in bütün insanlara
gönderilmis bir din imis gibi gösterilmesi daha sonraki
bir hikayedir. Su bakimdan ki Muhammed kendisini ilk önceleri
sadece Arap'lara gönderilmis bir "peygamber" olarak
tanimlamistir. Islam'i bütün insanlara yönelikmis
gibi gösterme fikrini daha sonra, yani kendisini
güçlenmis buldugu Medine döneminde benimsemistir.
Fakat buna ragmen yine de Islam dini'ni, Arap'lik niteligini
koruyacak ve bu dine katilanlari Araplik ruhu ve zihniyetiyle
donatacak sekilde islemistir.
Bunun böyle oldugunu din adami'nin bellettigi Islami veriler
ortaya vurur. Bu veriler iyice incelenecek olursa
görülür ki ilk baslarda Muhammed'in aklindan, Islam
dini'ni bütün insanlara gönderilmis bir din olarak
tanimlama fikri geçmemistir. O kendisini Tanri tarafindan
Arap kavmi içerisinden seçilmis ve Arapça
Kur'an ile Arap'lara gönderilmis bir "peygamber" diye
tanitmistir. Hatta bütün Arap'lara degil sadece
"Köylerin anasi" (Ümmü'l-Kura) diye bilinen
Mekke ve çevresine, özellikle Kureysli'lere
gönderilmis oldugunu anlatmak üzere Kur'an'a ayet'ler
koymustur ki bunlarin basinda "Kureys Suresi" gelir. Bu Sure'ye
göre Tanri güya Kureys kabilesinin yaz ve kis
yolculuklarini güvenlik altina almak ve onlari
açliktan korumak istemistir. Kureys Suresi aynen
söyle: "Kureys kabilesinin yaz ve kis yolculuklarinda
uzlasmasi ve anlasmasi saglanmistir. Öyleyse kendilerini
açken doyuran ve korku içindeyken güven veren
bu Kabe'nin Rabbine kulluk etsinler" (K. 106 Kureys 1-4).
Din adami'nin Beyzevi gibi en saglam Islam kaynaklarindan naklen
bildirmesine göre bu ayet, Mekke'nin (daha dogrusu Ka'be'nin)
hakimi ve Muhammed'in yakin akrabalari olan Kureys esrafi'nin
çikarlariyle ilgilidir, su bakimdan ki Muhammed'in
büyük babasi Hasim, Kureysin iki büyük
kervanina sahib olup bunlardan birini kis mevsiminde Yemen'e ve
digerini de yaz mevsiminde Suriye'ye gönderirdi. Dikkat
edilecegi gibi Kureys suresi'ndeki ayetler, Kureyslilerin
menfaatlerini gözetmek ve kervanlarinin güvenlik
içerisinde is görmesini saglamak maksadiyle
dusünülmüstür. Kureys esrafi'nin
çikarlarini saglamaga matuf bu tür ayet'leri Kur'an'a
koyarken Muhammet, kuskusuz ki onlari kendisine çekmek ve
kendisini "Peygamber" olarak kabul ettirmek amacinda idi. Onlari
kazanacak olursa halki kolaylikla kendisine boyun egdirtecegini
bilmekteydi.
Yukardakine benzer diger bir ayet Kur'an'in Mekkelilere
gönderilmis olmasiyle ilgili olarak söyledir: "Bu
indirdigimiz... Mekkelileri ve etrafindakileri uyaran mubarek
Kitab'dir..." (K. 6 En'am 92). Ayni nitelikte olmak üzere
Sura Suresi'nde su var: "Ey Muhammed!.. Mekke
(Ümmü'l-Kura) ve çevresinde bulunanlari...
uyarman için, sana Arapça okunan bir kitab
vahyettik" (K. 42 Sura 7).
Fakat az geçmeden kendisini, sadece Kureys'e ya da
Mekke'lilere degil fakat tüm Arap'lara gönderilmis
"peygamber" durumunda kilar. Bunu yapabilmek için her
seyden önce Tanri'nin her kavme, kendi içinden
peygamberler ve kendi dilinden Kutsal kitaplar verdigini bildirir
ve Kur'an'a: "Her ümmetin bir peygamberi vardir..." (K. 10
Yunus 47) seklinde ayet'ler koyar (ayrica bkz. Rum Suresi 22;
Ibrahim Suresi 4).
Tanri'nin her ümmete, kendi içinden "peygamberler"
gönderdigine örnek olmak üzere: "Biz Nuh'u (kendi)
kavmine gönderdik..." (K. A'raf 59 ve d.; Hud 25, vs...)
seklinde, ya da yine bunun gibi Ilyas'i, Musa'yi, Hazkel'i, Isa'yi
vs... hep kendi kavimlerine gönderdigine, onlarin diliyle
Kitab'lar verdigine dair konustugunu bildirir 448. Kendisini de
Arap kavmi içinden seçilmis olarak göstermek
üzere su tür ayet'ler koyar: "Andolsun ki,
içlerinden kendilerine...bir peygamber göndermekle
Allah, mü'minlere büyük bir lutufta bulunmustur.
Halbuki daha önce onlar apaçik bir sapiklik
içinde idiler" (K. 3 Imran 164). Burada geçen
"mü'minler" sözcügü Arap'lari kapsar,
çünkü kendisini "peygamber" ilan ettigi zaman
ortada "mü'min" diye bir Arap toplumu yoktu. Yine bu ayet'de
geçen "içlerinden" sözcügü "Araplarin
içinden " anlaminadir.
Öte yandan kendisini Arapça Kur'an ile
gönderilmis olarak göstermek üzere de su tür
ayet'ler yerlestirir: "Bu ... Arapça bilen bir milleti
uyarman için ayetleri... arapça açiklanmis
olarak Allah katindan indirilmis Kitab'dir" (K. 41 Fussilet 2-5).
Kur'an'in Arap kavmi için Arapça dilinde olmak
üzere gönderildigi fikrini pekistirmek için su
tür ayet'ler ekler:
"Biz (Kur'an'i) anlayasiniz diye arapça okunmak üzere
gönderdik" (K. 12 Yusuf 2).
"Biz bu Kur'an'i yabanci bir dil ile ortaya koysaydik
-'Ayetleri... açiklanmali degil miydi? Bir Arap'a yabanci
bir dille söylenir mi? -' derlerdi" (K. 41 Fussilet 44);
Böylece nasil ki Yahudilerin ve Hiristiyanlarin, kendi
içlerinden seçilmis "peygamberleri' ve kendi
dillerinden gönderilmis kitablari var idiyse, Arap'lara da
ayni olasiliklarin saglandigini anlatmis olur.
Fakat daha sonra, ve hele Medine'ye hicret ettikten itibaren,
Yahudileri ve Hiristiyanlari da kazanma hevesine kapilir ve bu kez
kendisini onlara ve bütün insanlara gönderilmis bir
peygamber olarak tanimlamaga baslar. Islam'dan baska bir din
olmadigini, ve daha önce Yahudilere ve Hiristiyanlara verilen
din'in aslinda Islam dini oldugunu, onlara gönderilen
peygamberlerin hep müslüman peygamberler oldugunu,
onlara verilen Kitab'larin (Tevrat'in ve Incil'in) asli Tanri
nezdinde bulunan ve Kur'an'in dahi kaynaklandigi ana kitap'tan
çiktigini anlatir.
Ancak daha önceki peygamberlerin sadece kendi kavimlerine
gönderildiklerini, kendisinin ise bütün kavimlere
gönderildigini anlatir: "Benden evvel her Nebi, hassaten
kendi kavmine ba's olunurken ben umum-i nasa ba's oldum" der 449
ve Kur'an'a: "Biz seni ancak alemlere rahmet olarak
gönderdik..." (K. 21 Enbiya 107) seklinde ayet'ler koyar.
Tanri'nin diger peygamberlerle ahidlestigini ve onlara
kendisi'nin peygamber olarak gönderilecegini bildirdigini ve
kavimlerini bu fikre alistirmalarini onlardan istedigini
söyler (K. 3 Maide 81). Buna dayanarak Yahudilerin ve
Hiristiyanlarin kendisini peygamber olarak benimsemelerini ister.
Kendisine verilen Kur'an'in, daha evvel Yahudilere ve
Hiristiyanlara gönderilen Kitab'lari (Incil'i ve Tevrat'i)
dogruladigini ekler (K. 6 En'am 92).
Bunu yaparken kendisinin tüm insanliga gönderildigine
ve Islam'dan gayri gerçek din bulunmadigina dair koydugu
hükümleri pekistirir. Bu arada Incil ve Tevrat'dan
alintilar yaparak Yahudilerin ve Hiristiyanlarin dinsel
geleneklerini de Islam'a katar (ki bunlar arasinda oruç
tutulmasi, ezan okunmasi, kurban bayrami vs...gibi seyler vardir).
Katarken de bunlarin aslinda Islam'a ait seyler oldugunu ve
çünkü Tevrat ve Incil'in Islami esaslari kapsar
sekilde verildigini bildirir (K. 6 En'am 92).
Bunlari yaparken Yahudileri hosnud etmek ve kendisine
çekmek için Kible'yi Mescid-i Aksa (Kudus)
yönüne çevirir ve namazi bu yönde
kildirtmaga baslar (K. 2 Bakara 145). Onlarin oruç
usulunü benimsemek üzere "Asure orucu" uygular (ki bu
bir geceden öbür geceye oruç tutma
usulüdür), ya da onlarin giyim tarzini ve saç
birakma usullerini benimser ya da bu dogrultuda olmak üzere
bir çok hükümler koyar.
Ancak ne var ki bütün bu cabalarina ragmen Yahudileri
ve Hiristiyanlari müslüman yapamayacagini anlayinca, bu
sefer onlara karsi husumet siyasetine geçer. Onlari hosnud
etmek için benimsedigi çogu uygulamalardan
vazgeçer ve örnegin Kible yönünü
Mescid-i Aksa'dan (Kudus'ten) Mescid'i Haram'a (yani Mekke'deki
Ka'be'ye) çevirir. Evvelce "Asure orucu" usulünü
uygularken, bu kez bunu "Ramazan orucu" sekline sokar; yani
Ramazan ayi boyunca uygulanan ve sadece gündüzleri yemek
yemeyi haram sayan bir usule dönüstürür.
Onlarin giyim ve kusam sekline yer vermis iken bu kez bundan
vazgeçer ve örnegin: "Yahudiler ve Hiristiyanlar
saçlarini boyamazlar, siz onlara muhalefet ediniz (kina ile
boyayiniz) " diye emreder. Bütün bunlardan gayri bir de
onlara karsi cihad yolunu seçer ve örnegin Tevbe
Suresi'ne koydugu 29cu ayet ile onlari müslümanligi
kabule çagirir. Müslümanligi kabul etmedikleri
taktirde (bunun cezasi olmak üzere) "cizye" (kafa parasi)
ödemege ve eger bu iki siktan hiç birini yapmayacak
olurlarsa öldürülmege mahkum eder (K. 9 Tevbe
29).
Daha baska bir deyimle Islam disindaki insanlari "müsrikler"
(ilah'lara tapanlar) ve "kitab ehli" olanlar (yani kendilerine
Kitap verilmis olanlar) diye ikiye ayirmis ve
kendisini,bütün insanlari Islam'a sokmakla görevli
kilinmis olarak tanimlamistir. "Müsrikler"
müslümanligi kabul etmedikleri taktirde
öldürüleceklerdir. "Kitablilar" (yani Yahudiler,
Hiristiyanlar, vs...) ise ya Islam'a girecekler, girmedikleri
taktirde "cizye" vereceklerdir. Bu iki siktan birini
seçmedikleri taktirde öldürüleceklerdir
Ve iste Muhammed'in "bütün insanlara gönderilmis
oldugu" hikayesinin en kisa özeti budur.
Fakat her ne olursa olsun sunu tekrar belirtmek gerekir ki
kendisini bütün insanlara gönderilmis "evrensel bir
peygamber" gibi gösterirken dahi Islam dinini, genellikle
Arap'in özelliklerini, niteliklerini ve geleneklerini
göz önünde tutarak düzenlemekten geri
kalmamistir. Bunu yaparken de Arap'lari Islam'in en
"üstün", en "asil", en "degerli" kavmi olarak tanitmis,
kendi mensup bulundugu kabileyi de Arap kavmi'nin en
üstünü olarak göstermistir. Bu konuda
söyledikleri arasinda sunlar vardir:
"Insanligin en mükemmel sinifi Araplardir. Arap'larin en
mükemmeli Kureyslilerdir; Kureyslilerin en mükemmeli de
Beni Hasim'dir";
"Araplara hakaret eden, Arap hakkinda kötü konusan,
Arap'i asagilatan kisi müsrik sayilir, zira Arap'lari
küçültmek Islam'i küçültmek
demektir";
"Araplari sevmek su üç nedenle sarttir:
çünkü ben bir Arap'im, çünkü
Kur'an Arapça inmistir , çünkü cennet
sakinleri Arapça konusur" 450.
Buna benzer verilere dayanaraktir ki daha sonraki Arap halifeleri
(örnegin Halife Ömer) Arap'lari Islam'in "bel
kemigi" saymislar ve Arap kabilelerini Arap olmiyanlara karsi
daima üstün tutmuslardir.
Öte yandan Islam'in esas itibariyle Arap dini olduguna,
Arap'in kendi geleneklerine ve inançlarina dayali
bulunduguna kanit hususlar çoktur; hem de basli basina bir
kitap konusu olacak kadar çoktur. Kisaca fikir edinmek
için bunlardan bir iki örnek vermekle yetinelim:
Hacc ve Umre denen sey Islam öncesi bir Arap gelenegidir ki
Islam'in temel direklerini olusturur. Örnegin Mekke'deki
"Safa" ve "Merve" tepeleri arasinda kosarak Ka'be'yi tavaf etmek,
eski bir Arap gelenegidir. Ka'be'deki "Hacer-i Esved" ile
"al-Hacer al-as'ad" adli taslarin kutsalligi eski Araplarin
geleneklerindendir. Ka'be'yi tavaf edenlerin seytanlari
taslamalari yine eski Arap geleneklerindendir. Islam öncesi
dönemdeki putperest Araplarin benimsedikleri bu geleneklerin
hepsini Muhammed, Islami uygulama haline sokmustur.
Örnegin Bakara Suresi'ne koydugu 158ci ayet
söyledir: "Süphesiz 'Safa' ile 'Merve' Allah'in
nisanelerindendir. Kim Ka'be'yi hacceder veya umre yaparsa, bu
ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur..." (K. 2 Bakara 158) .
Yine bunun gibi Arafat'dan inisde "Müzdelife" denen mevkide
durup Tanri'yi anmak eski Arap putperestlerinin bagli bulunduklari
geleneklerdendi. Muhammed bu gelenegi Bakara Suresi'nin 198ci
ayet'i ile Islam'a mal etmistir. Ayet söyle: "...Arafat'tan
indiginizde, Allah'i Mes'ar-i Haram olan Müzdelife'de
anin..." (K. 2 Bakara 198).
Islam'dan önceki dönemde haccetmek Mekke'de degil fakat
o civarda bulunan Mina'da sona erermis. "Camrat al-Akabe" denilen
yerden Arap'lar seytanlari taslarlarmis. Muhammed bu eski Arap
gelenegini kaldirmamis fakat sürdürmüstür.
Burasi güya Ibrahim'in çocugunu kurban etmek istedigi
yerdir diye kurban kesiminin de burada yapilmasini emretmistir (K.
37 Saffat 101 ve d.).
Islam öncesi "putperestlik" döneminde Ka'be'yi ziyaret
eden hacilar Mina'da bulunduklari sirada Mekke'nin sahibi ve
Ka'be'nin bekçisi olan Kureysli'ler onlara yemek
verirlermis. Bu gelenegi de Muhammed Islam gelenegi olarak
sürdürmüstür 451.
Putperestlik döneminin pek çok geleneklerini
kaldirdigi halde bu yukardakileri kaldirmayisinin nedenini din
adamlari pek açiklamazlar. Fakat anlasilan o'dur ki
Arap'larin büyük bir inançla baglandiklari bu
gelenekleri kaldirmak isine gelmemistir. Muhtemelen kendisi de
çocuklugundan beri bu geleneklere asina oldugundan bunlari
terketmek istememistir.
Öte yandan "hile" (hud'a) ve "yalan" konusunda
Arap'larin eskiden beri uyguladiklari çogu gelenekleri de
sürdürmekten geri kalmamistir. Arap tarihi uzmanlarinin
açiklamalarina göre "hile" (hud'a) ve "yalan" eski
dönemlerden beri Arap karakterinin çöl
kosullarindan dogma özelliklerindendir. Arap bedevisi'nin
"ideal" yasaminin hayvan yetistirmek, avcilik , akincilik ve talan
etmek, deve çalmak, zengin kervanlara gizlice saldirip
ganimet almak, kadin ve çocuk kaçirmak ve bunlari
satarak (ya da fidye karsiligi olarak) para kazanmak, ve bu isleri
yaparken kisas yolu açik kalmasin diye kan dökmekten
kaçinmak (çünkü kan dökecek olursa
karsi tarafin intikam almak için kendisine karsi ayni yola
basvuracagini bilir) oldugu Arap kaynaklarinca ortaya vurulan
gerçeklerdendir.
Söylemeye gerek yoktur ki bütün bu isler tilki
kurnazligi ile ya da seytana tas çikartacak hile
usulleriyle yapilmak gerekir. Bundan dolayidir ki Islam'in ortaya
çikisinda putperest Arap'lardan bir çogu,
gönül rizasiyle müslüman olmadiklari
için, Islam'in kosullarini içten bir duygu ile
yerine getirmeyip hile yoluna saparak "yerine getiriyormus" gibi
görünürlerdi. Örnegin namaz kilarken
istemeye istemeye kilarlar, ya da belli etmeden namaz usullerine
aykiri davranirlardi. Bunu bildigi içindir ki Muhammed,
Arap'in "hud'a" (hile) yapma gelenegini ayni yoldan karsilama
geregini öngörmüstür. Kur'an'in Nisa Suresi'ne
koydugu 142.ci ayet bunun kanitlarindandir. Bu ayet'de,
münafiklarin (yani distan müslüman
görünenlerin) namaza tembel tembel kalktiklari, dindar
görünerek insanlara gösteris yaptiklari ve
böylece Tanri'yi aldatmak için hile yoluna saptiklari
(yani "hud'a" yaptiklari) ve Tanri'nin da onlara karsi "hud'a"
yaptigi yazilidir 452. Ayet'in asli söyle: "Dogrusu
münafiklar (distan müslüman görünen
kafirler) Allah'a karsi hile (hud'a) yaparlar. Tanri'da onlara
karsi (hud'a) yapar. Onlar namaza tembel tembel kalkarlar,
insanlara gösteris yaparlar... Allah'i pek az anarlar..." (K.
4 Nisa 142).
Görülüyor ki ayet'e göre Tanri, " hud'a"
(hile) yapan bu Arap'lara karsi "hud'a" ile karsilik vermeyi,
onlarla bu sekilde basa çikmayi seçmistir. Ancak ne
var ki Tanri'yi "hud'a" (hile) yapiyormus gibi göstermek din
adaminin isine pek gelmez 453. Bu nedenle "hud'a" (hile)
sözcügünü farkli sekle sokarak ayet'in ilk
tümcesini su sekilde Türkçe'ye çevirirler:
"Dogrusu munafiklar Allah'i aldatmaga çalisirlar, oysa O,
onlara aldatmanin ne oldugunu gösterecektir..." (K. 4 Nisa
142)
Yine din adaminin bildirmesine göre Muhammed, kafirlerle
savasirken hile yollarina basvurulmasini emretmis ve örnegin
"Harb hud'a'dir" demistir 454; derken de kuskusuz eski Arap
geleneginde savasin "hud'a" (hile) olarak belirlendigini hesap
etmistir.
Öte yandan anlasilan o'dur ki Muhammed, Yahudilerden ve
Hiristiyanlardan aldigi gelenekleri bile Arap bedevisi'nin
yasamlarini ve çöl kosullarini göz
önünde tutarak ayarlamistir. Bu konuda bir fikir
edinebilmek için nice örneklerden biri olarak ezan
okunmasi ile ilgili uygulamayi kisaca inceleyelim:
Ezan esas itibariyle "i'lam" demek olup sözlük anlamda
namaza çagirmanin karsiligi olarak kullanilir. Medine'ye
hicret ettigi tarihe gelinceye kadar Muhammed, namaz vaktini haber
vermek üzere sokaklara adam çikartir ve onlari
"Buyurun namaza, buyurun namaza" diye bagirtirdi. Fakat Medine'de
bazi kisiler Muhammed'e basvurarak bu usulü begenmediklerini
bildirirler ve degistirilmesini isterler. Kimisi Hiristiyanlarin
yaptiklari gibi çan (naküs) çaldirarak, kimisi
Yahudilerin yaptiklari gibi boru öttürerek kimisi de
yüksek bir yerde ates yaktirarak bu isin görülmesi
için teklifte bulunur. Fakat bu tekliflere pek itibar
edilmez. Bu arada Abdullah b. Zeyd adinda biri rü'yasi'nda
ezan okundugunu gördügünü söyler.
Muhammed bunu uygun buldugu için sesi hem güzel ve hem
de "yüksek" bir kimse olan Bilal'e ezan okumasini emreder. O
tarihten bu yana namaza davet için uygulanan usul bu olur.
Fakat Islam kaynaklarindan naklen din adami'ndan
ögrenmekteyiz ki, bu usul'ü yerlestirirken Muhammed,
Arap'larin çöl'de yasadiklarini ve daginik yerlerde
davar beslediklerini göz önünde tutmus ve
çok sayida namaza gelmeleri için namazin, uzak
mesafelerden isitilmesini saglayacak sekilde, çok
yüksek sesle okunmasini istemistir. Bu nedenledir ki de
söyle demistir: "Namaza nida edildigi vakit seytan, ezani
isitmemek için (yahud ezan sesini duymiyacak yere kadar,
yahud duymayayim diye) yüz-geri (kemali telas ile) yellene
yellene kaçar. Nida bitince, (vesvese etmek üzere
döner) gelir. Namaz için tesvib (yani ikamet) edilince
(yine evvelki gibi) yüz-geri edip kaçar. Tesvib de
bitince yine (vesvese için) gelip insan ile nefsi arasina
sokulur. -Falan seyi hatirla, falan seyi hatirla- diyerek
(namazdan evvel insanin) hiçte aklinda olmiyan seyleri
yadettirir (durur). Ta (ki insan) kaç rekat kildigini
bilmez oluncaya kadar (kendisiyle) ugrasir" 455.
Bu konu ile ilgili olarak din adami'nin bellettigi bir baska
hadis söyle: "(Ezan okundugunda) seytan geri geri gidip
uzaklasir. Ve zart (zurat) diye sesli yellenerek gider. Ezan
sesini isitemeyecegi yere degin uzaklasir..." 456.
Görülüyor ki ezan'in yüksek sesle okunmasi
çöl kosullarinin gerektirdigi bir seydir ki Muhammed
bunu, yine çöl bedevisinin anlayabilmesi için
yukardaki sekilde seytan kaçirtma hikayesi ile
açiklamistir.
Öte yandan Muhammed, Cin'ler konusundaki eski Arap
inanislarini da Islam'in sorunlarindan kilmis ve örnegin
Kur'an'in çesitli Sure'lerine serpistirdigi çesitli
ayet'ler yaninda bir de Cin'lerle ilgili olarak basli basina bir
Sure koymustur ki Cin Suresi adini tasir. Ve bu Sure'nin 6.ci
ayet'inde söyle yazilidir: "Gerçekten bir takim
insanlar, cinlerin bir takimina siginirlardi da onlarin
azginliklarini arttirirlardi..." (K. 72 Cin 6).
Burada sözü geçen "insanlar"
sözcügü Arap'lari kapsar. Beyzevi ve Celaleddin
gibi kaynaklarin bildirmesine göre o dönemde Araplar,
geceleyin çölde giderlerken baslarina bela gelmesin
diye cin'lerin basi olana sigindiklarini belli ederler ve
söyle derlermis: "Ben kendimi bu bölgenin hakimi olan
Cin'e emanet ederim; o kendi ümmeti içindeki
kötülerden beni korur". Yukardaki ayet Arap bedevisini,
Cinler yerine Tanri'ya sigindirmak için konuyor; maksat bu
yoldan onu "Tanri elçisi'ne", yani Muhammed'e boyun
egdirtmektir.
Kur'an'da yer alan masal'lar ve hikayeler konusunda da durum
budur. Her ne kadar Kur'an'daki masallarin bir çogu
Tevrat'dan ya da Hiristiyan kaynaklardan alinma olmakla beraber
pek çogu da Arap kaynaklidir. Örnegin "Fil
Suresi", Arabistan'in kaderi ile ilgili bir Arap masalindan
ibartettir. 5 ayet'den olusan bu Sure Milad'in 500 yilinda
Yemen'in, "Ebrehe" adindaki bir Habes kumandaninin istilasindan
güya Tanri tarafindan kurtarilmasini hikaye eder.
"Istinca" ederken (yani def-i hacet'ten sonra temizlenirken) tas
ya da kerpiç kullanmak ya da yemek yedikten sonra
parmaklari yalamak ya da baskasina yalatmak vs... hep eski Arap
geleneklerindendir ki Islam'in uygulamalari arasina alinmistir.
Örnegin yemekten sonra parmaklarin yalanmasi ve
yalatilmasi konusunda Muhammed söyle emretmistir: "Sizden
biriniz yemek yedigi zaman yemek yedigi parmaklarini
yalamadikça, yahud (ailesinden birisine) yalatip
temizlemedikçe bir bezle silmesin" (Sahih-i... Cilt XI, sh.
394. Hadis no. 1864) 457.
Hemen ekleyelim ki parmak yalamak temizligi saglamak için
degil fakat yalanan sey'in, yenen yemegin bir "cüz'ü"
olmasindandir 458. Çünkü Arap bedevisi
yoksulluk ve susuzluk içinde yasardi; ateste pismis yemek
yüzü pek görmezdi. Çogu zaman arpa
kavutu, hurma, süt gibi seyler yerdi. Bunlar ele bulasmayan
yiyeceklerdendi. Pek nadiren pismis et yemegi yedigi zaman et
yemeginin parmaklarindaki bulasigini yalar ya da devesine
yalatirdi. Böylece yemis oldugu yemegin son kalintilarindan
da yararlanmis olurdu. Yukardaki hadis hükmünü
Muhammed, bu Arap gelenegi geregince koymustur. Böylece
parmak yalamayi ve yalatmayi Islami bir gelenek haline
getirmistir.
Söylemeye gerek yoktur ki bu Arap geleneginin pek
imrenilecek bir yönü yoktur. Buna ragmen bizim din
adamlarimiz bu gelenegi olumsuz bulmazlar; aksine savunurlar.
Savunmak üzere de "Bal tutan parmagini yalar" felsefesine
sarilirlar ve söyle derler: "Bal tutan parmagin yalanmasi
ayiplanmayip da yemek yenilen parmaklarin o devrin içtimai
hayat ve zarureti üzerine yalanmasi neden müstekreh
addolunsun?" 459. Her ne kadar günümüzde yemekten
önce ve sonra ellerin suyla yikanmasi gerektigini bildirmekle
beraber "müstekreh" bulmadiklari bu Arap gelenegini Islam'in
Kur'an olmayarak öngördügü bir kural olarak
insanlarimiza belletirler. Belletirken de, yemek yedikten sonra
parmaklarin yalanmadan ya da aile'den birisine yalatilmadan bir
bezle silinmemesini, seriat emri olarak bildirirler.
Din adami'nin insanlarimiza bellettikleri diger bir Arap gelenegi
de "toplu halde" ya da "ayri ayri" yemek yeme tarzidir ki
Kur'an'in Nur Suresi'nde söyle dile getirilmistir: "...Toplu
halde veya ayri ayri yemenizde de bir sakinca yoktur" (K. 24 nur
61). Beyzevi ve Celaleddin gibi Kur'an yorumcularindan
ögrenmekteyiz ki bu hükmü Muhammed, bazi Arap
asiretlerinde tek basina yemek yemenin sakincali oldugu
hususundaki inançlarina yer vermek maksadiyle Kur'an'a
koymustur 460.
Fakat su muhakkak ki din adamlarimizin asil büyük
günahi insanlarimizi, akilciliktan uzaklastirmak bakimindan
oldugu kadar kadina bakis açisini saptirmak bakimindan da
Araplastirmak olmustur. Vaktiyle kadini özgür bilen,
çarsafa tikmayi ya da erkekten kaçirmayi
düsünmeyen ve Dede Korkut'un deyimiyle: "Eve bir konuk
gelse, er adam evde olmasa, ol ani yedirir, içirir,
agirlar, azizler gönderir" diye güvenceyle yücelten
Türk insanini, kadina tipki Arap gibi hor gözle bakan
bir yaratik yapmislardir.
Ve evet din adamlarimiz bu toplumu, yukarda bazi örneklerle
belirttigimiz gibi, Islam'in Arap'a özgü
özelliklerine özendirerek ve ayni zamanda Arap irki'nin
üstünlügü fikrine yönelterek yetistirmeyi
"dinsel" bir görev bilmislerdir; hala da öyle bilirler;
tipki Araplar gibi, seytanlari taslatmayi ya da cinlerle
ugrastirmayi "inanç" nedeni kilarlar. Arap kavmi'nin
Islam'in belkemigi oldugunu anlatirken Türk irki'nin Islam
öncesi dönemde "vahset" halinde yasadigi yalanlarini
söylemeyi dindarlik sanirlar. Kur'an'i Türkçe'ye
çevritmeyip Arapça aslindan okutmayi Tanri emrine
uymak sayarlar. Ezani Arapca olarak okutmayi, okuturken de
insanlari yataktan firlatircasina ya da hasta yaparcasina
yüksek sesle okutmayi müslümanligin geregi
yaparlar. Ve en kötüsü, insanlarimizi seriat
hurafeleri ve Arap masallariyle yetistirmeyi, ve daha dogrusu
akilciktan ve düsünme gücünden yoksun birer
yaratik haline getirmeyi ma'rifet sanirlar.
III) Kur'an'i Arapça okutma konusunda din
adami'nin kurnazligi!
Din adami'nin insanlarimiza bellettigi o'dur ki Tanri her
ümmet'e (millet'e, toplum'a) kendi içinden
peygamberler seçmis ve kendilerinin anlayacagi dil'den
Kitab'lar vermistir. Çünkü istemistir
gönderdigi buyruklar anlasilsin: anlasilsin da bu toplumlar
dogru yola gelsinler. Bunun böyle oldugunu anlatmak
maksadiyle de güya söyle konusmustur: "Her ümmetin
bir peygamberi vardir..." (K. 10 Yunus 47); "Kendilerine apacik
anlatabilsin diye her peygamberi kendi milletinin diliyle
gönderdik" (K. Ibrahim 4). Bu dogrultuda olmak üzere
önce Yahudilere Musa araciligiyle Tevrat'i ve Davud
araciligiyle Zebur'u indirmis, sonra Isa'ya Incil'i vermis en
sonra da Arap'lar içerisinden Muhammed'i peygamber olarak
seçmis ve ona, kendi milleti'nin anlayacagi Arapça
dilinden Kur'an'i vermistir. Ve güya bu kitaplar, Tanri'nin
nezdinde bulunan "Levh-i Mahfuz" dan kaynaklanmislardir ["Levh-i
Mahfuz", adi yerine "Ana Kitab", "Mahfuz Levha",
"Ümmü'l-Kitab" deyimleri de kullanilir. Kur'an'da
söyle yazili: "Ey Muhammed! Dogrusu sana vahyedilen bu Kitab,
Levh-i Mahfuz'da sabit sanli bir Kur'an'dir" (K. Buruç
21-22; Ra'd 39) ]
Din adami'nin söyledigi sudur ki Tanri Kur'an'i
"apaçik bir kitab" olarak ve "Arapça" dilinde
göndermistir, çünkü istemistir ki okuyanlar
onu anlasin. Bundan dolayidir ki: "Biz Kur'an'i anlayasiniz diye
arapça okunmak üzere gönderdik" (K. Yusuf 2)
demistir. Kitabin iyice anlasilmasini saglamak üzere
özellikle Arapça indirildigini belirtmek için:
"Ey Muhammed!, apaçik Arap diliyle uyaranlardan olman
için (Ku'an'i) cebrail senin kalbine indirmistir" (K. 26
Suara 193-5) demis ve bu söyledigini pekistirmek için
çesitli benzeri ayet'ler indirmistir (Bkz. Nahl,103; Taha
113; Ahkaf 12; Zuhruf 3; Sura 7; Fussilet 3, 44; Zümer 195).
Durum bu olunca akla gelen soru sudur: mademki Tanri, kendi
buyruklarinin anlasilmasi için her ümmet'e kendi
içlerinden peygamberler seçip onlara kendi
anlayacaklari dilden "Kutsal" Kitab'lar vermek istemistir, ve
örnegin Yahudilere Musa'yi ve onlarin dilinden Tevrat'i, ya
da Arap'lara da Muhammed'i ve Arapça Kur'an'i vermistir, o
halde neden acaba Türk milletine, ya da Acem milletine ya da
daha önce kendilerine kitap verilmemis milletlere ayni seyi
yapmamistir? Madem ki maksadi insanlari "dogru yola" sokmaktir ve
bunu saglayabilmek için onlara kendi anlayacaklari dil ile
hitab etmeyi gerekli bulmustur, o halde neden buyruklarini
Türklere "Türkçe" olarak (ya da Acemlere Acemce
olarak, vb...) bildirmemistir? Tanri Ibranca'dan ya da
Arapça'dan baska dil bilmez mi ki böyle yapmistir?
Din adami'nin bu tür sorulara verebilecegi mantiki bir yanit
yoktur; bu nedenle kandirma yoluna gidip sunu der: : "Peygamberler
her zaman ve her yerde kendilerine en çok gereksinim
duyulan yerlerde çikarlar. Bu gereksinim Araplarda
duyuldugu için Muhammed onlarin arasindan
seçilmistir. Fakat Muhammed sadece Arap'lara degil
bütün insanlara gönderilmis bir peygamberdir ve
onun 'risaleti' sadece Arap milletine degil fakat bütün
milletlere yöneliktir. ".
Bu yanita karsi sunu söylemek mümkün: "Pek iyi ama
peygamberlere gereksinim Arap' toplumunda duyulur da, kendilerine
kitab verilmeyen diger toplumlarda neden duyulmaz? Ve neden Tanri
Yahudilere ve Hiristiyanlara daha önce elçiler ve
kutsal kitaplar gönderir de diger toplumlara göndermez?
Öte yandan Kur'an'da, bu kitabin Arap'lari ve hatta
sadece 'sehirlerin anasi' (Mekke) halkini ve
çevresindekileri uyarmak için gönderildigi
yazili degil mi (K. En'am 92, Sura 7)? O halde nasil olurda
butün insanlara gönderilmis sayilir?..."
Din adami'nin buna karsi basvuracagi kurnazlik Mekke'yi
Islamiyetin "evrensel ruhani merkez"i olarak göstermek,
Kur'an'in bütün insanlara gönderilmis olduguna dair
ayet'leri sergilemektir, ki bunlardan biri söyledir: "Ey
insanlar! Size Rabbi'niz tarafindan delil geldi, size
apaçik bir isik"(kitap) indirdik" (K. Nisa 174) .
Oysa ki gerçek bu degildir; çünkü
Muhammed, az önce degindigimiz gibi, ilk baslarda kendisini,
sadece Arap'larin peygamberi olarak görmüs ve
göstermistir. Aklinin kenarindan bütün insanlara
gönderilmis oldugu fikri geçmemistir. Fakat zamanla
(özellikle Medine'ye hicret ettikten sonra) çete
saldirilari ve savaslar yolu ile paraca ve silahca
güçlenmeye baslayinca diger toplumlari da egemenligi
altina alma siyasetine yönelmistir.
Konu ayrica ele alinacak kadar genis nitelikte oldugu için
burada fazla durmayacagiz. Fakat Muhammed'in ve Kur'an'in
bütün insanlara gönderildigini bir an için
kabul etsek bile bu faraziye Kur'an'in Arapça dilinde
indirilmis olmasi sorununa çözüm saglamaz; aksine
içinden çikilamaz bir durum yaratir.
Çünkü Arapça dilinden yazilmis bir
kitabin bütün insanlar tarafindan anlasilamayacagi
asikardir. Buyruklarinin insanlar tarafindan apaçik bir
sekilde anlasilmasini isteyen bir Tanri'nin, Arap'tan gayri
toplumlara Arapca dilinden Kur'an göndermesi
düsünülemez. Hele Tanri'nin Yahudilere kendi
anlayacaklari dilden Kitab verdigi kabul ediliyorsa, baska
milletlere (örnegin Türklere, Acem'lere, vb... ) bu
usulü uygulamamasi elbetteki söz konusu edilemez.
Fakat her ne olursa olsun bizim din adamlarimizin degismez inanci
sudur ki Kur'an Arapça olarak gönderilmistir ve Arapca
okunmalidir. Bundan dolayidir ki Kur'an'in indirilisiyle ilgili
ayet'leri genellikle "Arapça okunmak üzere"
gönderilmis gibi gösterirler. Örnegin Yusuf
Suresi'nin ilk iki ayet'ini söyle çevirmislerdir: "Biz
(Kur'an'i), anlayasiniz diye Arapça okunmak üzere
gönderdik" (K. Yusuf 1-2). Benzeri diger ayet'lerde de
(örnegin Taha 113; Fussilet 3; Sura 7; Zuhruf 3)
çevirinin böyle oldugu görülmekte. Konuyu
derinlemesine inceleyen büyük dinbilgini Turan Dursun'un
ortaya vurdugu gerçek sudur ki söz konusu
çevirilerin "Arapça okunmak üzere
gönderdik" seklinde degil fakat "Arapça Kur'an olarak
gönderdik" seklinde yapilmasi gerekirdi,
çünkü Kur'an'in Arapça aslinda bu
tümce "Kur'an'en Arabiyye" dir 460 * . Bu sik seçilmis
olsaydi Kur'an'in Türkçe'ye çevirisi "Kur'an"
yerine geçebilir ve Türkçe çeviri ibadet
için (örnegin namaz için ) yeterli
görülebilirdi. Bu sayede insanlarimiz Kur'an'in
içerigi ve hükümlerinin kapsami hakkinda fikir
edinebilirler, bunlari akil kistasina vurup elestirebilirler ve
muhtemelen gerçeklere giden yolun seriat degil fakat
akilcilik oldugunu anlayabilirlerdi.
Ancak ne var ki din adamlarimiz hiç bir zaman bu firsati
degerlendirme yoluna gitmemislerdir. Her ne kadar Ebu Hanife ve
Abdullah Ibn Mes'ud gibi sayilari az da olsa bazi kaynaklar Kur'an
cevirisi'nin namaz için yeterli oldugu
görüsünde bulunmuslarsa da, din adamlarimiz bu
olasiliga dahi yer vermemislerdir.
Bununla berabere "aydin" görüslü din adami (ya da
din "bilgini!") kiliginda görünmek isteyenler, akla ve
mantiga ters ve fakat oldukça kurnaz bir
çözüm yolu bulmuslardir ki o da Kur'an'i bazan
Türkçe "mealinden" ve bazan da "Arapça
aslindan" okutmaktir.
Bu görüs taraftarlarina göre eger bir kimse ibadet
için ya da ölen kisinin ruhu için Kur'an
okuyacaksa, Arapça aslindan okumalidir. Yok eger kendisi
için okuyorsa Türkçe "mealinden" okumalidir ki
anlayabilsin; çünkü anlamadan okumanin faydasi
yoktur. Söyle derler: "Bir müslüman kendisi
için Kur'an okuyorsa, anadilinde okur. Anlamadigi mesajin
ona faydasi olmaz çünkü..." 460 ** .
Bunu derken, hani sanki Tanri'ya: "Kur'an'i Arapça
gönderdin ama, bir Türk'e yabanci bir dille
söylenir mi?" diyerek, farkinda olmadan, ders verir gibi bir
tutum takinmisa benzerler. Daha dogrusu Tanri'yi, Arapça
bilmeyen halklara Arapça Kur'an vererek anlayama yacaklari
dilde mesaj göndermek, ya da bu halklari ille de
Arapça ögrenmege zorlamak gibi suçlu bir
durumda kilarlar. Su bakimdan ki Kur'an'da: biraz önce
belirttigimiz gibi, "Kusku yok ki Biz,... anlayasiniz diye
Kur'an'i Arap diliyle meydana getirdik" (K. Zuhruf 3); "Biz bu
Kur'an'i yabanci bir dille ortaya koysaydik...-'Bir Arap'a yabanci
dille söylenir mi?-' derlerdi" seklinde ayet'ler vardir ki
tartismaya müsait degildir.
Öte yandan Kur'an'in ibadet maksadiyle ya da ölen
bir kisinin ruhu için okunmasi halinde mutlaka
Arapça aslindan okunmasi gerektigi kanisindadirlar. Daha
baska bir deyimle ibadet için ya da ölen birinin ruhu
için okunan Kur'an'i anlamaga gerek olmadigi,
çünkü anlamakla bir yarar saglanmayacagi
kanisindadirlar.
Pek iyi ama anlamadan bir isi görmenin, hele ibadet etmenin,
insan sahsiyetinin haysiyeti ve özgürlügü ile
bagdasir bir yönü olabilir mi? Söyledigi seyin ne
oldugunu bilmeden Tanri'ya dua eden, tapan bir insan Tanri'ya
layik bir varlik sayilabilir mi?Böyle bir durumda kisi'nin
papagandan farki olabilir mi? .Eger Tanri'yi "Yüce" bir
"Yaratan" olarak kabul ediyor isek, hiç böyle bir
Tanri, kendi yarattigi insanlarin bilinçsiz sekilde ve
söylediklerinden habersiz olarak kendisine ibadet etmesini
uygun bulabilir mi? Ibadet dedigimiz sey nedir ki? Tanri'ya
yalvarmak, dilekte bulunmak, tapmak degil mi? Bu isler nasil
yapilir? Genellikle sözle, degil mi? Söylediginin ne
oldugunu bilmeden kisi Tanri'dan nasil dilekte bulunabilir; ona
nasil sükran sunabilir?.
Görülüyor ki seriatçilarimiz ve din
adamlarimiz, Kur'an'i ille de Arapça okutacagim diye akla
ve mantiga meydan okurcasina insanlarimiza "Kur'an'i kendin
için okuyacaksan, Türkçesinden oku" diye taviz
verdikten sonra "Ibadet için okuyacaksan
Arapçasindan okumalisin" diyerek kandirma pesindedirler.
Her zaman tekrar ettigim gibi seriatçi'nin kendine
özgü bir mantigi vardir ki akilci mantikla bagdasmaz.
Türkiyemiz simdi akilciliga meydan okuyan bu kisilerin
saldirisina ugramis, basina neler geleceginden habersiz
beklemektedir.
Oysa ki baska dinlerin din adamlari, bundan yüzlerce yil
önce Tanri'yi kendi toplumlarinin dili ile konusur
göstermislerdir. Örnegin Almanya'da Luther'in
yaptigi bu olmustur. Bu sayededir ki Alman dili'nin gelisip
olusmasina , Alman miliyetçiliginin dogmasina vesile
olmuslardir.