|
|||||||||
Din adami'nin bellettigi sekliyle Islam seriati "korku ile verilen bir din'dir"; su bakimdan ki müslüman kisi için en büyük fazilet Tanri'nin korkutuculuguna ve keyfiligine inanmak ve özellikle "Tanri korkusu" içerisinde yasamaktir. Çünkü seriat verilerine göre Tanri, her ne kadar "rahim" (aciyan), "halim" (yumusak), "gafur" (afveden, bagislayan) "rauf" (esirgeyen) vs... olmakla beraber, esas itibariyle "Korkutucudur" ve kendi peygamberini de "korkutucu" olmak üzere göndermistir. Bunun böyle oldugunu anlatmak üzere din adami'nin elinde, pek çesitli hükümler vardir ki bazilari söyledir: "Ey akil sahipleri benden korkun" (K. 2 Bakara 197) ; "Ey Muhammed! Biz seni korkutucu olarak gönderdik" (2 Bakara 119); "Ey Muhammed! Kalk'da korkut" (74 al-Müddessir 1-2); "Ey Muhammed! De ki (...) -'Ben apaçik bir korkutucudan baska bir sey degilim" (46 Ahkaf 9); "Biz seni korkutucu olarak göndermisizdir" (48 al-Feth 8-9).
Her ne kadar "korkutucu" sözcügünün "uyarici" olarak da kullanildigi görülmekle beraber bu tür sözcüklerin Tanri'yi "korkutucu" nitelikte olmaktan çikaran bir yönü olmadigi muhakkaktir 522. Çünkü daha önce gördügümüz ve biraz ilerde yine görecegimiz gibi Seriat dini'nin Tanri'si, siddet ve dehset saçarak insanlari müslüman yapmak ister; Islam'dan çikanlari ya da Tanri'ya ya da Muhammed'e karsi koyanlari ölüme mahkum eder. Bundan dolayidir ki Islam tarihi, seriat dinini yaymak amaciyle girisilmis savaslar tarihidir. Arap'larin daha Muhammed zamaninda kiliç yolu ile Islam'a zorlanmalari ya da Orta Asya Türklerinin Arap ordulari tarafindan kiliçtan geçirilerek müslüman yapilmasi, "korkutucu" Tanri anlayisi'nin uygulanmasinda ilk ve en belirli örneklerdendir 523.
"Korkutucu Tanri" fikrine alistirilmis ve bu inançla yogurulmus insanlar için Tanri'yi sevmek fazilet degil adeta suçtur. Islam'in daha birinci yüzyilindan itibaren Tanri'yi sevmenin, O'na yakinlik göstermenin zindiklik olarak kabul edildigi görülür. Örnegin Hanbali mezhebi mensuplari Tanri'yi sevmenin, bir bakima Tanri'ya hakaret etmek oldugunu söyleyerek al-Muhasibi gibi bir düsünür'e ve onun zamanindaki mutasavviflara dinsizlik suçlamasi yagdirmislardir. Bilindigi gibi al-Muhasibi, Tanri ile Kisi arasinda "sevgi" iliskisi kurar. Gerçek bir dindarin, korku nedeniyle degil fakat kendi rizasiyle Tanri'nin iradesini kabul ettigini, Tanri'nin ise onun bu sükranini tesekkürle karsiladigini, ve iste bu karsilikli tesekkür ile olusan is-birliginin kisi'yi, benlige (nefs'e) karsi savasim gücüne kavusturdugunu söyler. Ancak ne var ki bu güzel düsunceleri yüzünden din adamlarinin ve halk yiginlarinin düsmanligini kazanmistir; saldirilardan korunmak için gizlenmek zorunda kalmistir. Hiç kimse onunla iliski kurmak istememis ve aydin sanilan kimseler dahi ondan söz etme cesaretini gösterememislerdir, Öldügü zaman cenazesini sadece dört kisinin takib ettigi söylenir 524.
Tanri'yi sevmek yerine Tanri'dan korkmak gerektigini savunanlar, Cennet'lerdeki güzel, iri siyah gözlü hurilere kavusmanin ancak Tanri'dan korkmakla mümkün oldugunu anlatirlardi 525. Kisi davranislarinda Tanri korkusu'nu "ayarlama" ögesi yapan zihniyete yeni bir itis verenlerin basinda Imam Gazzali'yi buluruz. "Hüccet-ül Islam" diye yüceltilen bu din adami, sadece dogmaciligi Islam'in temeli yapmakla yetinmemis, fakat seriat'in dehset saçan hükümleriyle kisileri egitmenin en uygun bir sey oldugunu savunmus ve hiç kuskusuz bu yoldan insan varligini insanlik duygusundan yoksun duruma sokmustur. Onun getirdigi egitim sisteminde kisi'yi korku ve dehset içerisinde tutacak her usule (özellikle Cehennem ateslerinde yakilma, kizgin yaglarda kavrulma vs), yer vermek gerekir. Ona göre insan beynine korku ögesini sokmadan insan denilen yaratigi dogru yola sokmak mümkün degildir. Nasil ki hayvani sopa ve kirbaçla yola getirmek, ise sürmek mümkün ise, kisi'nin manevi ve ruhsal "yetersizligini" gidermek için de ayni seyleri yapmak gerekir.
Bütün bu görüslerini Gazzali, Kur'an ve Hadis hükümlerine dayali olarak ve ayrica da Muhammed'in davranislarini ve onun "Faziletin basi Tanri korkusudur" seklindeki sözlerini kanit sayarak öne sürebilmistir. Ihya'ulum al-din adli kitabindan tutunuz da Kimya-i Sa'adat ya da Nasiha al-mulük adli (ve daha nice) yapitlarina varincaya kadar her vesile ile tekrarladigi sey "korku" esasina dayatilmistir 526.
Söylemeye gerek yoktur ki kendilerini Tanri'nin yeryüzündeki vekili olarak gören iktidarlar (Halife'ler, Hükümdar'lar vs) için halk yiginlarini korku içerisinde tutmak ve bunu "uhrevi" ve "dünyevi" görev saymak kadar yararli bir sey olamazdi. Ancak ne varki bu tür bir uygulamanin toplum yasamlari üzerinde pek olumsuz sonuçlari olmustur; su bakimdan ki seriat ülkeleri insanlari, korkutucu Tanri fikrini dogal saydikca, O'nun yeryüzündeki vekilinin de ayni nitelikte bulunmasini gerekli bulmuslar, ve iktidarlara (Halife'ye, ya da yöneticilere) kul köle olmayi dogal saymislardir.
Animsatalim ki iktidar sahiplerinin korku yaratmak amaciyle gaddar ve hunhar davranislarina alkis tutma gelenegi daha Muhammed zamaninda kendisini gösterir. Sair Hassan b. Sabit örnegi bunun ilk kanitlarindandir. Arap kaynaklarinin bildirdigine göre Muhammed, genellikle sairleri sevmedigi ve sair'leri daima asagilatici bir dil kullandigi halde, bu saire karsi özel bir ilgi gösterirdi. Çünkü Hasan b. Sabit, bir yandan "gerdanlik" olayi vesilesiyle Ayse hakkinda çikarilmis olan dedikodulari önlemek ve Ayse'yi temize çikarmak için siir'ler yazarken, diger yandan da Muhammed'in siddet siyasetini (ve özellikle kendisini tenkid edenleri öldürtme usullerini) alkislardi. Hasan b. Sabit'in bu tutumu, daha sonraki yüzyillar boyunca sair'lere, yazarlara ve özellikle din adamlarina örnek olacak ve her dönem itibariyle Halife'lerin ve Hükümdar'larin sert ve hasin yönetimlerini yüceltme aliskanligini saglayacaktir. Din adamlari iktidar sahiplerine daima korkutucu Tanri örnegini vermek suretiyle bu tür davranislari saglama yolunu tutmuslardir. Onlarin bu tesvikleri yüzündendir ki Nizam-ül Mülk gibi akli basinda sayilan yöneticiler bile: "Eger (halk'a karsi) siddet gösterilmez ise... fesad ve ihtilal zuhur eder" diyerek is görürlerdi.
Osmanli tarihi boyunca Padisah'larin ve Pasa'larin halki korku içerisinde tutmak için isledikleri sayisiz cinayetler genellikle din adamlarinin fetvalarina dayalidir. Çünkü bu cinayetleri isleyenler kadar isletenler de korkutucu ve dehset saçici bir Tanri anlayisiyle yetistirilmislerdir. Dördüncü Murad'a danismanlik yapan Hoca Bey söyle derdi: "Sultanim (halk ile) basa çikmanin yollari akil ve mantik ile davranmak degil fakat siddet kullanmak (korku yaratmak)tir".
Su bir gerçektir ki "Korkutucu Tanri" anlayisiyle yetismislik, kisi'yi insancil duygulara sahib olmaktan uzak kilar. Korku ile verilen din, insanliga asik kisilerin yetismesini engelleyip medeni cesaretten yoksun, korkak, asil fikirlere yabanci ve zavalli tipte insanlar yigini yaratir. Tanri korkusuna kapilmis olarak kendisini kul seklinde görmekten ileri gidemeyen kisi, insan sahsiyetinin haysiyeti duygusundan yoksundur; kendi kendisini degersiz ve küçük gördügü ölçüde baskalari tarafindan da öyle görülmege alismistir. Oysa ki Tanri'yi korkutucu degil fakat "sevgi" kaynagi olarak gören ve kendisini Tanri'nin "kulu" degil fakat bir "parçasi" ya da "çocugu" olarak bilen, bu inanç içerisinde yetistirilen kisi insanlik haysiyetine ve hak ve özgürlüklere sahip olma bilincinde olur. Bundan dolayidir ki Bati'li aydinlar, Orta Çag karanliklari içerisinde dahi bu duyguyu gelistirtmekten geri kalmamislardir. Nice sayisiz örneklerden biri olarak Leonard da Vinci (1452-1519)'yi animsayalim. Bu büyük insan, kendisini insanlik haysiyetine ve yaratici güce sahip görürken bunun nedeni'ni Tanri sevgisi ile donatilmis olmakta bulur, bu nedenle doga kanunlarini arastirmayi görev bilirdi 527.
Unutmayalim ki Bati'li zihniyet, Tanri anlayisini "korkutucu" olmaktan çikarip "rasyonel" nitelige sokabilmis ve bu sayede doga kanunlarini arastirmak, tartismak ve din kitaplarinin gerçek diye ortaya koymak istedigi seylerin aslinda "gerçek" olmadigini kanitlamak yolunu açabilmistir (örnegin dünya'nin düz olmayip yuvarlak oldugunu, kainatin merkezi degil günesin etrafinda döner bulundugunu vs ... ortaya vurabilmistir). Ne ilginçtir ki Bati'da din etkisinin kismen de olsa zayiflamasi ve Papaligin i'tibar yitirmesi gibi gelismeler, hep Tanri anlayisindaki degisikliklere ve Tanri''nin "rasyonelligi" fikrinin yerlesmesi tarihlerine rastlar 528. Bati'nin kültür ve uygarlik tarihinin dönemeç noktasi sayilan "Renaissance" hareketleri, Tanri korkusu yerine Tanri sevgisi fikrini islerken insan'daki "yaratici" gücü islerlige koymustur 529. Su görüsten hareket etmistir ki kisi'deki her türlü yaraticiligi yok eden, insan sevgisini söndüren, barisci duygulari ve insanliga hizmet isteklerini kurutan sey Tanri korkusudur; Tanri'yi gaddar, kindar, keyfi vs... gibi olumsuz nitelikler içerisinde görme aliskanligidir; ve Tanri "korkutucu" degil fakat "sevgi kaynagi" olarak kabul edildigi taktirdedir ki kisi uygarlasir, insanligin gelismesine yararli olur 530; ve eger kisi distan gelme Tanri korkusu ile yasayacak olursa içten (vicdan'dan) gelme sesi duymaz olur; sadece dis zorlamalara boyun egen bir zavalli "yaratik" olur. Nitekim Tanri'yi "sevgi" denizi olarak kabul eden Aristo "Vicdan sesini dinlemek insanlikta kemale ermektir (yücelmek, olgunlasmak demektir)" derken bunu anlatmak istemistir. Ahlak anlayisi alanlarinda da durum böyledir. Tanri korkusu içerisinde yetistirilen toplumlarin ahlak anlayisi genellikle düsüktür. "Tanri sevgisi" fikrine yer veren "Renaissance" döneminin ahlak anlayisi, insan varligini her seyin deger ölçüsü kertesine yükseltmistir 531. Buna karsilik "Korkutucu Tanri" fikrinden arinamayan toplumlar ne yaratici zeka'ya ve ne de olumlu bir ahlak anlayisina ulasabilmislerdir.
I) Özgür ve haysiyetli insan olmanin
tek yolu "Korku" ile savasimdir; Tanri'yi "Korkutucu" degil "Sevgi
Kaynagi" olarak tanimlamaktir.
Yetisme tarzimiz fikir savasimi ugruna medeni cesaret riskini
göze almamiza ve özgür yasam ortamina ulasmamiza
yeterli degildir. Çünkü dokusu bulundugumuz
ortam bizleri "korku" mayasi ile yogurmustur. Niteligi hangi sekle
sokulursa sokulsun bu ayni korku, daha besikten itibaren bizim
iliklerimize kadar islemistir; bize "beseri harç" isini
görür. Bizler için "korku" asildir; yasamlarimiz
"korku" ve "korkutucu" kavramlariyle donanmistir. Daha
gözlerimizi açipta söylenenleri yarim yamalak
anlar olmaga basladigimiz an'dan itibaren bizleri dehset
saçan tümce'cikler besler: "Öcü gelecek
seni yiyecek" , "Uslu dur yoksa gözlerini oyarim",
"Kulaklarini keserim", "Allah kahretsin seni", "Allah belani
versin", "Allah canini alsin senin" vs... Bunlar bizim daha
çocuklukta tanik oldugumuz azarlama örneklerinden bir
kaçidir. Bize yapilanlari, biz de çocuklarimiza
aynen tekrarlariz. Helle "Allah" sözcügünü
katarak savurdugumuz tehditler son derece etkilidir. Korku
duygusuna ve aliskanligina biz iste bu gibi sözcüklerle
yöneliriz. Bütün bir ömur boyunca bizi
pesimizden izleyecek olan korku müsibetini adeta gözle
görür, elle tutar durumlara düseriz; "korku" bizim
için, et ve kemik gibi, varligimizin bir parçasi
olur. Bir zamanlar Hobbes'un anarsik bir ortamda söyledigi
gibi "Korku ve biz, ikiz kardeslerizdir". Baba'mizdan korkariz,
aga'mizdan korkariz, okul'dan korkariz, ögretmen'den
korkariz, patron'dan korkariz, polis'ten, jandarma'dan,
hükumet'ten, devlet'ten ve nihayet Tanri'dan, evet
çevrili bulundugumuz ve iliski kurdugumuz ne varsa her
seyden korkariz. Hele Tanri korkusu her seyin basinda gelir ve
diger korkularimizin temelini pekistirir. Yüzyillar boyunca
din adami'nin elinde birakilmis olarak bu korku ile hasir nesir
olmusuzdur. Din adaminin elinde ifadesini bulan seriat dini bizi
"Korkutucu Tanri" anlayisiyle yogurmustur. Bundan dolayidir ki
bütün bu korktuklarimizin "korkulmak" degil fakat sevgi
yolu ile baglanilmak gereken seyler ve degerler oldugunu bilememis
ve düsünememisizdir. Korku bizi manen
güçsüz kilmis, asagilik duygulari ile
yogurmustur. Korktugumuz için
küçüldügümüzü,
ilkellestigimizi, dalkavuklastigimizi, medeni cesaretten
yoksunlastigimizi anlayamamisizdir. Korku'nun geçmis
yüzyillar boyunca içimizde yarattigi bilinçsiz
"itaat" aliskanligi bizi, dis görünüsümüz
bakimindan "azametli" ve fakat iç alemimizde heyhat ezik,
baskalariyle olan iliskilerimizde "mutabasbis" ve her seye boyun
egmege hazir kilmistir. Bundan dolayidir ki kendimize
özgü fikirleri ve görüsleri
açiklayamayacak kadar cesaretsiz ve haksizliklara ses
çikarmak söyle dursun fakat güçlü
olan "haksizin" yaninda ve safinda yer alacak kadar da korkak
olmusuzdur. Korku bizleri, kendi benligine güven beslemeyen,
kendi kisiligine saygi duymayan birer yaratik haline sokmustur.
Alisik bulundugumuz itaatkarlik içerisinde, kendimizden
güçlü ve üstün sandigimiz her seyi
adeta Tanrilastirmisizdir. Amir, müdür, Bakan ya da
devlet baskani ve nihayet Devlet'in kendisi "Tanri" kertesindedir
bizler için. Devlet ve Hükümet islemleri ve resmi
görevlilerin emirleri, akla ve mantiga ne kadar ters olursa
olsun,yüzyillar boyunca Tanri emirleri gibi
görünmüstür bizlere. Bu korku nedeniyledir ki
özgür düsünce insanlari olamamisizdir.
Tanri'dan geldigi söylenen emirleri ve hükümleri
mutlak gerçek bilip bunlar disina çikamamak
yüzündendir ki özgürlükçü,
esitlikçi, demokratik ve laik yasamlara ulasamamisizdir.
"Kutsal" diye bildigimiz Kitap'ta kölelik, kadin-erkek
esitsizligi, kadina dayak, din adina cihad vs... gibi seyler Tanri
emri olarak gösterildigi içindir ki bin yil boyunca bu
olumsuz kuruluslardan kurtulamamisizdir. Tanri korkusu
yüzünden akla ve mantiga ve vicdan sesine aykiri
düsen bu tür kuruluslara karsi ses
çikarmamisizdir.
Bati'nin Orta Çag'larinda da durum bu idi. Fakat Bati
dünyasi, farkli bir Tanri anlayisi sayesinde (ki laik'lik,
yani din ve devlet ayriligi ilkesine bu sayede
yönelebilmistir) kendisini toplayabilmis, insan kaderini din
adami'nin pençesinden kurtarip akilci yola girebilmis,
gelisebilmistir. Bilim ve ahlak alanlarinda ancak bu sayede asama
yapabilmistir 532. Korkutucu Tanri fikrine karsi tepki
göstermeyen seriat toplumlarinda ise fikir ugruna savasim
cesaretini gösteren çikmamistir;
özgürlük duygusu adina canini feda eden olmamistir.
Eski bir Hint düsünürü Vivekananda söyle
der: "Eger gerçekten özgür olmak isteyorsak
(korku'ya) karsi zaferler kazanmamiz gerekir. Korkak insanlar
hiç bir basari saglayamazlar. Eger dileyorsak ki korku (ve
cehalet) bizden uzaklassin, bu taktirde korku'ya (cehalet'e) karsi
savasmamiz kosuldur. Kötülükten, korku'dan,
yoksulluktan yildiginiz sürece bunlar sizin pesinizi
birakmaz; fakat bunlara karsi savasa geçtiginiz an bu
(müsibetlerin) sizden kaçar oldugunu
göreceksinizdir. (Insanlar genellikle) kolay ve zevk verici
herseye müpteladirlar (taparlar); pek az insan vardir ki
güç (zahmetli ve iztirab verici) seylerle ugrassin.
Bunu yapabilenlerdir ki özgürlük fikrine sahip
olabilirler..." 533.
Bati'da "korku" fikrine karsi savasim, kisi'yi Tanri korkusu
"komplekslerinden" kurtarip Tanri sevgisi fikrine yöneltmekle
mümkün olmustur. Bunda Epicurus, Aristo vs... gibi nice
eski Yunan düsünürlerinin etkisi büyük
olmustur. Epicurus Tanri korkusunun insanlarin
bilgisizliklerinden, Doga hakkindaki habersizliklerinden dogma bir
sey oldugunu söylerdi. Doga'nin sirrina erisemeyen ve
bunlarin nedenlerini kesfedemeyen insanin, zelzele, firtina, afet,
gök gürlemesi vs... gibi Doga olaylari karsisinda korkup
bunlari Tanri'nin (ya da Tanrica'larin) gazaba gelmesi seklinde
tanimladigini ve dolayisiyle Tanri'yi korkutucu olarak tasavvur
ettigini belirtirdi. Göksel olaylar gibi yeryüzü
olaylarinin (örnegin ölüm, hastalik vs....) dahi
kisi'yi umutsuzluklara ve insan varliginin
güçsüzlügüne (aczine) inanis
yönünde sürükledigini eklerdi. Bütün
bu doga olaylarinin kisi'de korku duygusunu olusturdugunu ve
böyle bir ortamin din kurulusuna güç verdigini
söylerdi.
Fakat sunu da eklerdi ki Doga olaylarini akil ve müspet
bilim yolu ile kesfettikçe "korkutucu Tanri" fikri yok
olmaga mahkumdur. Kisi Doga olaylarini olusturan Doga Kanunlarini
arastirdikça, bunlarin sirrini bulur oldukça
"Korkutucu Tanri" fikrini yavas yavas terkeder ve bunun yerine
Tanri'yi "Sevgi kaynagi" olarak benimser.
Yine Epicurus'e göre kisi'yi "Korkutucu Tanri" fikrinden
kurtarmak demek, onu fikir ve düsünce
özgürlügüne kavustturmak, fikirsel ve ruhsal
huzura ulastirmak demektir; bundan dolayidir ki din'lerin Tanri'yi
korkutucu gibi gösteren niteliklerine karsi savasmak gerekir.
Epicurus'ün amaci Tanri fikrini yok etmek degil fakat
"Korkutucu Tanri" fikri yerine "Iyilik Tanrisi", "Sevgi Tanrisi"
anlayisini yerlestirmekti. Korku aliskanligini giderebilmek
için Tanri fikrini ve anlayisini olumlu bir
yörüngeye oturtmak, ve daha dogrusu Tanri'yi "Korkutucu"
ya da "Gaddar", "Kindar" vs... gibi niteliklerden arimak
gerekirdi. Kisi'yi, gerçek anlamda "iyi" ve "insanliga
yararli" kerteye getirebillmek için Tanri'yi "iyilik ve
sevgi" kaynagi seklinde tanimlamaktan baska yol yoktu 534.
Tanri anlayisindaki gelismeler konusunda Epicurus'un
görüsleri, tipki Aristo'nun görüsleri gibi,
daha sonraki yüzyillar boyunca düsünürleri
oldugu kadar Bati'li din adamlarini da fazlasiyle etkilemistir.
Konuyu Aydin ve "Aydin" adli kitabimda inceledigim için
burada fazla durmayacagim. Fakat sadece sunu hatirlatmakla
yetineyim ki Islam tarihinin hiç bir döneminde insan
varliginin kutsalligi ve haysiyeti adina korkutucu Tanri fikrine
karsi savasim verilmemistir. Her ne kadar mutasavviflar arasinda
"En'al Hak" diyerek kendilerini Tanri ile ayniyet
içerisinde bulanlar (örnegin al-Hallac gibiler) ya da
Tanri sevgisine adayanlar ve Islam'in korkutucu Tanri anlayisina
karsi çikanlar görülmekle beraber (örnegin
Rabia, ya da al-Ma'arri gibi) bunlardan hiç biri bu isi,
kisi'deki Tanri korkusu düsüncesini yok edip onu fikir
bagimsizligina ve düsünce
özgürlügüne kavusturmak, ve böylece
tüm insanliga yönelik sevgiye dogrultmak amaciyle yapmis
degildir. Mutasavviflarin "Tanri/Kisi" ayniyetine yönelik
hevesleri, kendilerini Tanrisal bir düzeyde görme
bencilligine inhisar etmistir. Oysa ki Bati'da ve diger dinlerde
kendilerini Tanri sevgisi'ne salanlar ya da Tanri/Kisi ayniyeti
özleminde bulanlar (ki bunlar arasinda bazi din adamlari da
yer almistir) tüm insanlari ayni sevgi potasinda eritmek ve
böylece insanlar arasi kardesligi yaratmak amaciyle is
görmüslerdir. Belletmek istedikleri o olmustur ki
Devlet'in ilk görevi yurttaslarini güvenlik
içinde tutup her türlü korku 'dan uzak kilmaktir;
ancak bu sayede kisinin hayvanliktan siyrilip insanlasabilecegini
düsünmüslerdir. Ethics adli kitabinda Spinoza
söyle der: "Devlet'in amaci, akil ile ibram olunmus
insanlarini, vahsi birer hayvan seklinde kullanmak ya da robot
haline sokmak degildir. Devlet'in amaci kisileri ...
özgür sekilde (düsünmek ve yasamak)
olasiligina kavusturmak... böylece onlarin kin, nefret
duygulari içerisinde enerjilerini harcamalarini
önleyip, birbirlerine karsi dürüst davranmalarini
saglamaktir" 535.
Batili aydin'in Tanri'yi "Korkutucu" olma niteliginden arindirip
"sevgi" kaynagi haline getirmesi sonucundadir ki Batili insan
fikren ve ruhen gelisme olanagini edinebilmistir 536.
|
[ e-mail the URL of this page ]
[top of page]
|
|||||||||
|
|||||||||
|
Copyright© Internet Infidels® 1995-Present. All rights reserved.
|